Ana Sayfa Eleştiriler The Taste of Things (2023): Aşk Aşk Aşk

The Taste of Things (2023): Aşk Aşk Aşk

The Taste of Things (2023): Aşk Aşk Aşk
0

The Taste of Things, Tran Anh Hung’a kariyerinin bu olgunluk döneminde, tam olarak 30 yıl aradan sonra Cannes’da ödül getirdi. Cannes’dan ‘En İyi Yönetmenlik’ ödülüyle dönen film, Fransa’nın da beklenmeyen bir şekilde Oscar adayı oldu; bu da anlaşılır bir şey çünkü Anatomy of a Fall büyük ihtimalle ‘Uluslararası’ kategorisindense direkt ‘En İyi Film’ dalında Oscar’a aday olacak gibi hiç değilse Golden Globe bize bunu gösterdi. Ankara Film Festivali sayesinde izleyebildiğim filmin ülkemiz için henüz bir vizyon tarihi bulunmamakta.

Son yıllarda The Menu, Flux Gourmet ve Boiling Point gibi örneklerini gördüğümüz bir nevi yemek sineması diyebileceğimiz janrda The Taste of Things çok ayrıksı bir yerde duruyor. Flux Gourmet’yi dışarıda tutarsak bu örneklerin çoğu -televizyon da dahil- modern mutfakla alakalı ve işin daha çok tüketen noktasına bakıyordu, aşka bakmıyordu. The Taste of Things ise evet modern Fransız mutfağının arkaik dönemine eğiliyor ama asıl ilgilendiği şey tutku ve aşk. Tabii ki yemek buna bir temsil katıyor ve özellikle filmin neredeyse ilk 30-45 dakikasını kapsayan hazırlık bölümü, Dodin ve Eugénie’in birbirlerine olan aşkının inanılmaz bir performe ediliş hali. Yönetmen Tran Anh Hung da bütün o küçük şeylerden duyulan memnuniyet ve mutluluktan bahsediyor. [1] Hung bunu ancak bu yaşında yakalayabildiğini söylüyor. Filmin bu büyülü ama sade akışında, sürekli küçük ayrıntılar ve kameranın o inanılmaz ilerleyişiyle kendinizi kaybediyorsunuz. Bu aristokrat ve arkaik aletlerle yapılan harika yemekler, Benoît Magimel ve Juliette Binoche’un aralarındaki inanılmaz harmoniyle daha da lezzetleniyor, o yüzden kısaca aşkla yapılmış aşkla ilgili bir film, pek tabii arkada ilerleyen o dönemin gastronomik çekişmeleri ve erkek dünyasını da görmemiz filmi iyice derinleştiriyor. Kadınların bir şefin sadece yardımcısı olabildiği dünyaya eleştirel bir göz atmıyoruz, belki bu bir eksikliktir ama dediğim gibi Dodin ve Eugénie arasındaki o büyük ve kudretli aşk diğer şeyleri hatta belki eksiklikleri dolduruyor çünkü bu film döneminin aristokrat geleneğine sahip mutfağını ve bunun sanatçılarını yücelten, olabildiğince duru bir şekilde, gündelik yaşamın sihrine, doğaya ve güneşin verdiği bütün ışıklara şükranlık duyan, hepsini detay detay işleyen bir Fransız filmi. Hung da bu filmin sinema dilinin evrensel olduğunu söylese de yakaladığı şeyin bir Fransız sineması olduğu gerçeğini reddedemiyor.

Tran Anh Hung, Vietnam doğumlu ve 12 yaşında ailesiyle Fransa’ya gelmiş, sinemasını oluşturan şey de belki bu. Röportajlarına ve filmografisine bakınca bunu anlayabiliyoruz, The Taste of Things’i batılı görüyor, filmografisinde ilk kez Fransa’da geçen filmi de 2016’da. Kariyerinin başında potansiyelli bir genç yönetmen olarak görülüp daha ilk uzun metrajında Cannes’dan ödülle dönen bir yönetmenin bırakın ödülü Cannes’a bir daha dönmesi 2000’deki Un Certain Regard adaylığı dışında 30 yılı alıyor. The Taste of Things’e buradan bakmak değerli, 30 yıl sonra yeniden Hung’u buraya getiren şey ne? Önemli bir soru ve cevaplarından biri tabii ki batılı bir film yapmak ama onun dışında insani olarak yaşadığı değişim ve bunun sinemasına aktarışı. Fransa’ya ilk geldiğinde onu en çok şaşırtan şey yemek masasında konuşulan konular olduğunu söylüyor ve buna alışmasının uzun zaman aldığını söylüyor. Zaman noktası çok önemli, filmin belki de en güçlü tarafı zamanın bu yönetimi. The Taste of Things, 2 saat 15 dakika ama özellikle de sinemada izlediğinizde hissettiğiniz şey çok farklı; zamanla ve gündelik yaşamın o sakin ama acele tarafıyla öyle bir oynuyor ki sanki bütün gününüz sinemada geçmiş gibi hissediyorsunuz ama aynı anda su gibi akan zamanın farkına varamıyorsunuz, filmde zamanı en çok ağırlaştıran şey Eugénie’nin hastalandığı anlar ki bu büyük aşkın en büyük korkusu. Hung’un çocuk olarak geldiği Fransa’ya alışması, içselleştirmesi yıllarını almış olsa gerek, batı içerisinde doğulu olarak yaşamak ve büyümek onu kabul edebilmek çok zor, ki bunu bilince bu filmde yaptığı şeye daha da hayran olmamak elde değil. Eugénie hastayken günler geçmiyor, ona yapılan yemekler o mutfağın içinde değilken o kadar büyülü değil, yine de Dodin’in bütün çabaları bu neşeyi, bu ruhu kaybetmemek adına verdiği bütün çabaları Eugénie’nnin ölümüne engel olamayacak. Sonrası beyhude bir arayış, küçük stajyerleri Pauline de bunu biliyor, Eugénie’nin yerine yapılan arayışlar belki teknik olarak doğru sonucu bulacak olsa dahi, gündelik yaşamın anahtarı, onun doğru akmasını gerçekleştirecek yegane şey Eugénie ve o artık yok…

The Taste of Things yılın en iyi filmlerinden biri, aldığı övgülerle de bunu doğrulamaya devam ediyor, ülkemizde bir vizyon tarihi bulursa ki çokta uzun olmayan süresiyle bulma ihtimali var, sinemada izlemenizi canı gönülden isterim.

[1] https://filmint.nu/tran-anh-hung-the-taste-of-things-la-passion-de-dodin-bouffant-chicago-international-ff-interview-jonathan-monovich/

Anıl Boydağ Sosyal Antropoloji mezunuyum ve her gün sinemayla yeni bir dünya inşaa ediyor veya bu dünyadan uzaklaşıyorum. Yazarken ise bunların kompleks bir halini ortaya çıkarmaya çalışıyorum izlemeye olan tutkumla.

Bir Cevap Yazın