Ana Sayfa Eleştiriler The Trial of the Chicago 7 (2020): Hafıza

The Trial of the Chicago 7 (2020): Hafıza

The Trial of the Chicago 7 (2020): Hafıza 6.0
0

The Social Network (2010), Moneyball (2011) gibi filmlerin senaristi ve Molly’s Game’in yönetmeni Aaron Sorkin’in yeni filmi The Trial of the Chicago 7, 16 Ekim’de Netflix ekranlarında gösterime girdi. Uzun zamandır çekilmesi beklenen hikâyenin Sorkin’in ellerinde parlayan ve maalesef kötü olan tarafları var. 60’ların tamamı 70’lerin ise yarısına kadar gençlik içerisinden yükselen bir ivmeyle ilerleyen Amerikan Radikal Solu’nun hikâyesi günümüze kadar çok az anlatılabildi. Başlangıcında özellike SDS eliyle savaş karşıtı yapısıyla bilinen dönemin grupları, Kara Panter Partisi’nin ortaya çıkışı ve 60’ların sonunda SDS’deki bir grubun Amerika’da Komünizm hedefiyle kurduğu Weather Underground ile birlikte bombalı ve silahlı eylemlere kadar ilerledi. Filmin geçtiği dönem ise Kara Panter Partisi hariç diğer yapıların daha henüz radikalleşen kollarının ortaya çıkmadığı ve savaş karşıtı yapısıyla SDS özelinde beyaz demokrat üniversite gençliğinin, devlet tarafından daha da büyümeden önünü kesmeye çalıştığı bir dönemi hatta olayı anlatıyor.

1968’de Demokrat Parti’nin başkan adayının belirleneceği, Demokratların Ulusal Kongresi’nin önünde gelecek başkan adayını Vietnam Savaşı’nın karşısında olmasını isteyen grupların eyleminin, polis tarafından bir ayaklanmaya dönüştürülmesi sonucu bu grupların liderlerinin devlet içerisindeki çıkar çatışmalarının da sonucu olarak  birlikte yargılanmaları anlatılıyor. Hem senaryo kurgusunu hem de filmin kendi kurgusunun, Sorkin’in özenli bir çalışmasının sonucu olduğu bir gerçek, daha önce çalıştığı filmlerde ve çektiği Molly’s Game’den de aşina olduğumuz bir kurgu filme hâkim. Filmin başından sonuna Abbie Hoffman karakterinin dediği gibi politik bir davayı ve politik bir filmi, ortalarında başlayıp sonuna doğru doruklara ulaştıracak şekilde, bir vatanseverlik vurgusuna sıkıştırmak ise Sorkin’in ve onun ekolünün, söyleyebileceği sözün bundan öteye gidemeyecek olmasına bir kanıt. Bobby Seale karakterinin, 21. yüzyıl oyunlarıyla örüntülü geri planda kalışı ve filmin sonunda savcının “şehitlere saygı” diyerek devleti temsilen doğruyu yapan kişi olarak gösterilmesi ise klişenin ve janrın aynı tuzağı. Halbuki aynı devletin, aynı savcının, başkanı bu olaydan birkaç yıl sonra Watergate skandalı ile beraber başlayan bir görevden alma sürecine doğru ilerleyecekti.

Dönemi Weather Underground örgütüyle beraber anlatan ve SDS’in tarihine de değinen, Sam Green ve Bill Siegel’ın belgeseli The Weather Underground (2002) küçümsenen, seks devrimi ve savaş karşıtlığına indirgenen bu dönemi daha derin anlatabiliyordu. Abbie Hoffman ve Tom Hayden’ın aralarında geçen konuşmanın Sorkin’in de az çok, bu mirasın tek miras olmadığına dair hatta özgür Amerika anlatısına yıllar içerisinde yerleştirildiğine dair bir fikri olduğunu gösteriyor ancak Sorkin’in 2020 yılında beyaz demokrat bakış açısı bu dönemi geniş perspektifte almak için yeterli değil. Ki Amerikan sermayesinin 80’lerde gösterdiği refleks ve aldığı pozisyon da bu dönemin hem kendi ülkesinde hem de dünyada izlerini silmek ve kapitalizmi yeni bir döneme geçirmekti. Yine de şunu unutmamak gerekir bu dönem hareketlerinin toplumda sempati kazanmasındaki en önemli sebep Vietnam Savaşı’ydı, Weather Underground, SDS’den kopup siyahi devrimci örgütlerle yakınlaşma ve Amerikan emperyalizmini içeriden yıkıp Komünist bir Amerika’yı kurma programıyla kurulsa da, bombalı eylemlerin sloganı “Bring the War Home”  idi. Bu da Vietnam Savaşı’nın bittiği noktada, bu örgütlerin kitleselleşme hatta bir arada kalma noktasında büyük sıkıntılar yarattı. Döneme dair bir başka film ise, Robert Redford’un yönettiği ve başarısız sayılabilecek The Company You Keep (2012) filmiydi. Neredeyse Sorkin’in yeni filmiyle aynı sebeplerle başarısız sayılabilir hatta prodüksiyon olarak The Trial of the Chicago 7 bir adım önde. Bir polisiye kurgusunda ilerleyen The Company You Keep, günümüzde geçen kaçak Weather Underground militanları ile alakalı kurgusal bir hikâyeydi. Siyahilerin tarihi açısından çok detaylı irdelenen bu dönem, bir bütün olarak çok irdelenen bir dönem değil; mirasçısı bir hareket, günümüze kadar gelebilmiş herhangi bir yapı olmaması da bunun başlıca sebebi, ne olursa olsun 60’ların sonu ve 70’lerdeki devrimci fırtınanın Amerika’daki yansımalarını nadir örnekler sayesinde görüp yaptığımız kazılarla daha derinlere ulaşmaya çalışarak hikâyelere ulaşıyoruz, Sorkin’in işi bu bağlamda çok değerli, genel sinema izleyicisi ve Amerikan eleştirmenlerin büyük çoğunluğu tarafından sevildi ve günümüz politik atmosferinde hafızasız Amerikan toplumu için yeniden hatırlama görevi açısından önemli olmasını umuyorum. Oliver Assayas’ın Carlos  (2010) ve Wasp Network (2019) gibi dönemi iki farklı coğrafyada ve anlatı tarzıyla çektiği ve bir mahkeme hikâyesi olmayan filmleri, Sorkin’in düştüğü tuzaklara düşmeden de bu dönemlerin anlatılabileceğinin kanıtı. Sorkin usta olduğu senaryo ve film kurgusunda başarılı olsa da bütünde maalesef yetersiz kalıyor, bir sinema deneyimi bağlamında ise başarısını reddedemeyiz.

Puanlama

6.0

6.0
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 7

Anıl Boydağ Ankara’da yaşayan, Sosyal Antropoloji mezunu sayılacak bir bireyim. Sinema olmadan bir hayat, tahayyül edemeyecek noktaya ne zaman geldim bilmiyorum, zamanla yazmaya da başladım.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir