Ana Sayfa İnceleme A torinói ló (2011): Béla Tarr’ın Son Sözü

A torinói ló (2011): Béla Tarr’ın Son Sözü

A torinói ló (2011): Béla Tarr’ın Son Sözü
0

Filmi çekmek için 30 yıl beklediğini söylüyor bir röportajında Bela Tarr. Film Friedrich Nietzsche’nin ömrünün son 11 yılını zihinsel yetilerinden yoksun ve yatalak bir şekilde geçirmesine sebep olduğu söylenen Torino atı hikayesi ile başlıyor. Hikaye kısaca şöyle; Nietzsche Torino sokaklarında dolanırken bir taksicinin hareket etmekte direnen atını kırbaçladığını görüyor ve koşup taksiciyi durdurarak ağlar bir biçimde ata sarılıyor. Komşusu onu alıp eve götürüyor. Evde iki gün sessiz bir şekilde yattıktan sonra şu son sözlerini fısıldar Nietzsche: Anne,tam bir aptalım…

Bu olaydan sonra Nietzsche’ye ne oldu biliyoruz  ama ata ne olduğuna dair bir fikrimiz yok. Filmin çıkış noktasının tam da burası olduğunu söylüyor Bela Tarr. Ata ne olduğuna bir cevap bulmak için çekiliyor film. Uzun yıllardır çalıştığı ve aynı zamanda yakın ilişkiler içinde bulunduğu ekibini bozmuyor. Karısı Agnes Hranitzky, yazar dostu Lazslo Krasznahorkai, ezgileri Bela Tarr filmleri ile özdeşleşmiş olağanüstü müzisyen Mihaly Vig ve yine daha önce beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Fred Kelemen kamera arkasında hazır bulunuyorlar. Kamera önü içinse yine tanıdığı kişileri seçmiş Tarr. Daha önce yine filmlerinde gördüğümüz  Janos Derzsi, Mihaly Kormos ve Satantango(1994) filmindeki ürpertici küçük kız rolü ile hatırladığımız Erika Bôk filmin ana oyuncu kadrosunu oluşturuyor.

Filmin aslında en önemli özelliği Bela Tarr’ın elinden izleyeceğimiz son film olması. ‘’Söyleyeceğim her şeyi söyledim bundan sonra yeni bir şey söyleyebileceğimi düşünmüyorum ve kendimi tekrar etmek istemiyorum.’’  Bu sözlerle emeklilik kararını açıklıyor. Aslında belki de tüm yönetmenlerin ve sanatçıların belli bir yerde vermeleri gereken nihai karar olduğunu düşünmeme rağmen diğer yandan daha fazla Bela Tarr filmi izleyemeyecek olmak üzmüyor değil. Kolay kolay verdiği kararlardan dönecek birisi olmadığını da göz önüne alırsak sanırım kesin olarak bu film izlediğimiz son filmi Bela Tarr’ın.

Filmin dünyanın sonu ile ilgili olduğuna dair yaygın bir düşünce var. Aslında bir yere kadar ben de bu şekilde bakıyor ve anlamlandırıyordum filmi. Gerçi o haliyle de kendi anlam dünyamda gayet işlevsel bir yer tutuyordu. Ancak Tarr bu görüşe tamamen karşı çıkıyor. Hatta ona göre dünya hiçbir şekilde tam ve kesin olarak bir sona ulaşamayacak sürekli devinim halinde devam edecekmiş. Yani filmi kıyamet fikri temelinde ele alan yazılar ve fikirler çöpe gidebilir. Tamam film dünyanın sonu ile ilgili değil onu anladık o zaman ne hakkında bu film? Bela Tarr’a göre dünyayı birçok küçük canlı oluşturuyor ve bir tek canlının sonu bile dünyanın bir kısmının sonu oluyor. İşte aslında filmin düğüm noktası tam da burası. Birbirine bağlı 3 canlı var filmde. Babanın yaşamı kıza bağlı çünkü babanın bakımını kız üstleniyor. Elbiselerini bile çıkarıp,giydirecek derece de bir bakımdan bahsediyoruz.  Babanın kıza bağlı olduğu kadar kız da babaya bağlı çünkü çalışan yiyecek,içecek getiren baba. Tam bu çalışıp yiyecek, içecek sağlama noktasında bütün düğüm ata bağlı. At olmazsa bunlar sağlanamayacak ve kaçınılmaz sonla yüz yüze gelinecek. Normal olarak at da baba ve kıza bağlı çünkü onun yiyeceğini, bakımını da onlar sağlıyor. Baktığımız zaman üç canlıdan oluşan ve muazzam bir şekilde bunların birbirlerine bağlı olduğu bir mikro dünya ile karşılaşıyoruz. Nasreddin Hoca kıyamet ne zaman kopacak?  sorusuna “Karım ölünce küçük kıyamet, ben ölünce büyük kıyamet kopacak.” diye cevap veriyor. Yani her insanın veya canlının ölümü aslında kendi kıyameti oluyor. Böyle baktığımız zaman belki de bu dünyanın sonu meselesini çok kafaya takıyoruz. Kendi dünyalarımızın sonundan korktuğumuz için toplu şekilde yok olmak bir nebze daha rahat geliyor olabilir bilmiyorum.  Ohlsdorfer, kızı ve atlarının dünyasına dönecek olursak bu dünyanın sonu atı ölümü oluyor. At bu denklemden çıkınca çok geçmeden tükeniş başlıyor. At olmadan yaşamla mücadele mümkün değil. Bela Tarr benzerine nice babayiğit yönetmenlerin cesaret edemediği uzun planları bile kaçınılmaz sonu geciktiremiyor.


Filmin can alıcı final sahnesi uzun süredir aklımda kazılı. Patates bazen sadece patates değildir ya da belki de sadece patatestir bilmiyorum. Filme aslında bu kadar basit bir şekilde bakılabilecekken biz neden meseleyi bu kadar dallandırıp başka yerlere bağladık peki? Filmlerinde felsefe yapmadığını hatta felsefeyi sevmediğini kendisini sanatçı olarak bile değil basit bir filmci olarak tanımladığını ısrarla söylüyor Bela Tarr. Ve ısrarla filmlerindeki her şeyin basit olduğunu ve basit bakılması gerektiğini vurguluyor. Bu noktada Zeki Demirkubuz’un birçok kez maruz kaldığı ‘’açık kalan kapılar,kapı aralıkları ne ifade ediyor Zeki Bey?’’ sorusuna “Kapı sadece kapıyı ifade ediyor.” cevabını daha iyi anlıyorum. Bazen imgelere takılmaya tabiri caizse öküzün altında buzağı aramaya bayılıyoruz. Ama burada kafa karıştıran noktayı biliyorum. İçki şişesini doldurmaya gelen komşu. ‘’Her neye dokundularsa ki her şeye dokundular onu değersizleştirdiler.’’ Gibi birçok aforizma ile birilerinden ve onların yaptıklarından bahsediyor. Filmin dünyanın sonu noktasına götürülmesinde ana sebep bu monolog bence. Bela Tarr’a göre bu adam konuşuyor çünkü palavra atmayı seviyor. Ki zaten Ohlsdorfer de hiçbir şekilde sohbete müdahil olmadan dinleyip sonun da bunları palavra olarak nitelendiriyor.  

Film Nietzsche’nin hikayesi ile başlamasına rağmen filmin Nietzsche veya felsefe ile olan ilişkisini  de reddediyor Tarr. Filmler felsefe yapma yeri değildir diyor. Bu noktada son derece katılıyorum ustaya. Bir filmi anlamlandırıp hayatımızda belirli bir noktaya almak için belirli yeterliliklere sahip olmanın beklenmesi bana çok adil gelmiyor. Aslında iyi filmler zaten basittir sadece basit bakmayı bilmek lazım. Ki bunun örneğini yazının başından beri verdiğimi düşünüyorum.

Velhasıl filmi dünyanın sonu fikrine bağlamak için elimde pek bir şey kalmadı artık benim. Filmin atla ilgili olduğuna inanmak bu kadar zor olmamalıydı halbuki. Filmin ismi bu kadar açık ve netken üstelik. Tarr bizi ve kendisini bir merak kurtarıyor atın akıbetini kendi yorumuyla sunuyor bize. At gidiyor giderken içinde bulunduğu dünyayı da beraber götürüyor. Yani dünyanın bir kısmının sonu geliyor. At olmadan yaşamla mücadele mümkün değil Ohlsdorfer ve kızı için. Filmde illa bir son arayacaksak sanırım bulabileceğimiz bu. Bir de Tarr sinemasının sonu var. Bir atın akıbeti üzerine bu kadar büyük bir film çıkarabilen birisinin ölene kadar film yapması gerekirdi halbuki. Söylediği şeyleri birkaç defa daha dinlerdik biz oysa.  Son olarak Tarkovsky’nin Offret’i (1986) nasıl Tarkovksy’e yakışır bir son söz ise Torino Atı da Tarr için en az o kadar iyi bir son söz.

İlker Biçer 1997'nin Aralık ayında Sivas'ta doğdu. 21 yıldır yaşamaya çalışıyor. Yaşamaya çalışırken Cumhuriyet Üniversitesi'nin Halkla İlişkiler Ve Tanıtım bölümünde son sınıfa kadar geldi. Ayrıca Lise 2' de izlediği Onur Ünlü'nün Polis filminden beri gerçek sinemanın peşinde. 2018'de çekip birtakım yetersizliklerinden dolayı sadece sevdiklerine izlettiği Mezarcı isimli bir kısa filmi var. Ara sıra da yazdığı iddiasız şiirler bir dergide yayınlanıyor.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir