Ana Sayfa İnceleme A Star is Born (2018): “Yine” Bir Yıldız Doğuyor

A Star is Born (2018): “Yine” Bir Yıldız Doğuyor

A Star is Born (2018): “Yine” Bir Yıldız Doğuyor 8.2
0
İlk gösterimini Venedik Film Festival’inde yapan ve o zamandan beri övgülere boğulan A Star is Born, sürekli yeniden anlatılan ve her seferinde hem biraz taze hem de biraz tanıdık kalan bir Hollywood miti gibi. İlk kez 1937 yapımı A Star is Born ile izlediğimiz başarılı olmak isteyen sıradan bir sanatçının keşfedilip şöhrete ulaşma hikayesi ardından aynı isimle 3 kez daha anlatıldı. Tüm bunlar bir yana benzer anlatının sayısız versiyonu Hollywood’dan Yeşilçam’a kadar seyirci karşısına çıktı durdu. Bu fazlasıyla bilindik ve sevilen hikayenin 2018 modeli, Bradley Cooper’ın yönetmen koltuğuna oturduğu ilk film olma özelliği de taşıyor. Cooper, başrolüne müzik dünyasının önemli isimlerinden biri olan Lady Gaga’yı koyarak hazırladığı A Star is Born ile eskilerden kalma bu hikayeyi günümüze güzel bir şekilde uyarlamayı başararak birçok kişiyi memnun bırakmış gözüküyor. A Star is Born, şu ana kadar aldığı övgüler ve yakaladığı ivme ile bu sene hem gişede hem de ödül sezonunda büyük başarı yakalayan filmlerden biri olacak gibi görünüyor.

A Star is Born, henüz bilinmeyen ancak yetenekli bir müzisyen olan Ally’nin ünlü bir country şarkıcısı Jackson Maine ile tanıştıktan sonra tanınmaya başlayarak şöhrete ulaşmasını konu alıyor. Film Jack’in grubuyla bir konserdeki görüntüleriyle başlıyor. Performansıyla seyircileri kendine hayran bırakan Jack için her şey yolunda görünüyor ki sonra onun kariyeri iyi giden bir müzisyen olduğunu görüyoruz zaten. Jack daha sonra gittiği bir barda Ally’i sahne alırken görüyor ve ikilinin ilişkisi “tesadüfi” bir tanışmanın ardından başlıyor. Böylece Ally de “keşfedilmiş” oluyor. Filmin devamında ise alkol ve uyuşturucu ile sorun yaşayan Jack’in düşüşüne paralel olarak Ally’nin yükselişini izliyoruz. Yani bu bir nevi bir yıldızın doğuşu ile bir başkasının sönüşünü anlatan bir öykü. Bu açıdan bakıldığında 2018 yapımı A Star is Born’un hikaye bazında eski versiyonlarıyla aynı temel noktalara sahip olduğu görülüyor. Peki ya bu filmin bu kadar yeni çevrimden sonra hala çok sevilmesinin nedeni ne?

“Jack talked about how music is essentially twelve notes between any octave. Twelve notes and the octave repeats. It’s the same story told over and over, forever. All any artist can offer the world is how they see those twelve notes. That’s it.”

(Jack müziğin aslında herhangi bir oktav arasında nasıl on iki nota olduğunu söylerdi. On iki nota ve oktav tekrarlamaya başlar. Aynı hikaye sonsuza kadar anlatılır durur. Herhangi bir sanatçı, dünyaya ancak bu on iki notayı nasıl gördüklerini sunabilir. Bu kadar.)

Sam Elliot’un filmdeki karakterinin bu sözleri A Star is Born filmlerini çok güzel temsil ediyor bana kalırsa, neden sevilmeye devam edildiğini de. Bu film farklı bakış açılarıyla yeni tatlar kazanan ve böylece hep taze kalmayı başaran bir hikayeye sahip. A Star is Born, farklı yorumlarla 4 kez karşımıza çıkmış olsa da her seferinde aynı hikayeye yenilikler katarak bir şekilde seyircide merak uyandırabiliyor. Bradley Cooper ise yıllardır anlatılan bu hikayeyi günümüz müzik dünyasını merkeze alarak etkili bir şekilde anlatabilmiş. Özellikle de filmde yaptığı bazı seçimler ve kullandığı detaylar oldukça güzel. Mesela günümüzde yeni çıkmış müzisyenler açısından SNL’de sahne almak önemli bir adımdır ve filmde Ally’nin yıldızının parlamaya başladığının sinyallerini veren olaylardan biri olarak bunun kullanılması güzeldi. Ayrıca pop yıldızı olma yolunda ilerleyen Ally’nin solo kariyerinde çıkardığı şarkıların günümüz pop müziğini iyi yansıttığı da rahatlıkla söylenebilir.
A Star is Born’da hikaye ana çerçevesiyle daha önceki üç filmle de benzer olsa da jenerasyonun değişmesiyle kültürel, politik ve sinemasal açıdan ortaya çıkan farklılıklar çıktığı dönemin durumu hikayeye yansımakta. İlk filmde 1937 yılında genç bir kadının keşfedilip Hollywood’da bir film yıldızı olma yolunda izleyişini izlemiştik. 1954 yılında ise aynı hikayeye döneme uygun bazı yeni elementler eklenmişti ve bu film yine Hollywood merkezli olmasına rağmen ilkinden farklı olarak bu film bir müzikaldi. Bu da filmin o dönemde başarılı olmasının en büyük etkilerinden biri olarak görülebilir, ancak filmin dönemin müzikallerinin aksine daha dramatik bir yapıya sahip olması önemli bir detay. A Star is Born, son olarak ise 1976 yılında rock müzisyenlerini merkezine almıştı.

Filmin 2018 versiyonunda ise hikayelerin geçirdiği değişimden ziyade Jackson Maine’in önceki versiyonlarının hepsinden daha derinlikli işlenmiş olması en dikkat çeken detay. Ve bu çok güzel bir durum. Bu filmde diğer filmlerin aksine Jackson’ın hayat hikayesi daha detaylı olarak görülüyor. Geçmişine, ailesine, Ally ile tanışmadan önce yaşadıklarına dair detaylar öğreniyoruz ve bunlar filmin devamında olacak bazı olayların temelini oluşturuyor. Karakterin eski filmlerde sadece alkolik, ünlü bir sanatçı olarak gösterilmesi ve arka planına çok kafa yorulmamış bir olması nedeniyle burada Jack’in arka planı karakterin motivasyonunun oluşmasında ve seyircinin karakterle bağ kurabilmesinde önemli bir etken oluyor. Bu açıdan 2018 yapımı filmdeki Jackson Maine karakterinin geçmiş versiyonlarından daha başarılı bir “düşüşte olan yıldız” portresine sahip olduğu söylenebilir. Karakterin arka planına dair yeni detaylar verilse de hikayedeki temel olaylar korunmuş. Hatta arka planını bir kenara bırakırsak Jack’in 1954 ve 1976 yılındaki karakterlerin birleşimi gibi olduğunu söylememiz de mümkün. 1954’teki filmde Norman Maine ilk filmdekinden daha sempatik ve insanların kendine daha yakın hissedebildiği bir karakter olmasıyla öne çıkıyordu. 1976’daki filmde ise John Norman Howard, dönemin rock yıldızlarının bir yansıması gibiydi. Bir nevi Jim Morrison, Jimi Hendrix tarzı yıldızlardan esinlenilmiş bir karakter yani. Bradley Cooper’ın canlandırdığı Jackson Maine ise bu iki karakterin birleşmesiyle ortaya çıkmış gibi adeta. Jackson Maine, anti-kahramanların fazlasıyla popüler olduğu bu çağa da fazlasıyla uygun ve sevilecek bir karakter.

Yükselen yıldız Ally ise geçmiş filmlerdeki karakterlerin hepsinden bir şeye sahip. Film hikayesi bakımından en çok 1976’daki Barbra Streisand’lı A Star is Born’u andırsa da Lady Gaga’nın karakteri daha çok 1937 ve 1954’teki karakterlere benziyor. Çünkü tıpkı onlar gibi Ally’yi yıldız olma yolunda giderken geçirmesi gereken değişimler, günümüz müzik dünyasına ayak uydurabilmek için yapması gerekenleri öğrenirken buluyoruz. Karakterin endişeleri, düşünceleri de onlarla benzer. Barbra Streisand’ın karakteri ise bu dört filmdeki karakterler arasında en özgürlükçü, en dominant diyebileceğimiz karakter olmasıyla hepsinden ayrı bir yerdedir ancak Bradley Cooper’ın müzikal yeteneği de düşünülürse Lady Gaga’dan günümüzün Barbra Streisand’ı çıkarmaya çalıştığını düşünememek elde değil.

Bradley Cooper, filmin merkezine Lady Gaga gibi bir yıldızı koyarak dikkatleri bu yeniden çevrimin üzerine çekmişti. Bu seçimin filmde başarılı olduğu yerler olduğu gibi eksik kaldığı noktalar da yok değil. Lady Gaga, müzikal açıdan isteneni verse de Janet Gayner ve Judy Garland’ın inanılmaz oyunculuklarının yanında zayıf kalıyor maalesef. Ally rolündeki Lady Gaga, filmde bazen kendini oynuyormuş hissi veriyor, bazen de oyunculuk açısından sahnede olduğu gibi büyük performans gösteremediği için karakteri taşımakta zorluk yaşıyordu. Ancak bir şey açık ve net ki kendisi büyük bir müzisyen ve inanılmaz sahne performansları da sunabilen bir yıldız. Bu film de bunun bir başka kanıtı oldu çünkü filmde sahneye çıktığı ve şarkı söylediği her anda parlıyordu. Ayrıca filmin en güçlü olduğu yerlerden birinin müzikleri olduğunu düşünürsek Lady Gaga’nın bu etkisi çok önemli. Oyunculuğu bakımından ise ilk yarıda başarılı olduğunu söylemek mümkün ancak sonlara yaklaştıkça karakterinin hissettiklerini yansıtmakta zorlandığı ve inandırıcılıktan uzaklaştığı görülüyordu. Lady Gaga’nın oyunculuk olarak fena değil denilebilecek bu performansı müzikal anlamda filme katkılarının muhteşem olduğu gerçeğini değiştirmiyor tabii ki. Filmdeki diğer ana karakteri oynayan Bradley Cooper ise her anlamda inanılmaz bir iş çıkarmış. Bazı anlarda yetersiz kalan Lady Gaga’nın aksine Cooper kariyerinin en iyi performanslarından birini sunuyor. Karakterinin yaşadığı her şeyi seyirciye hissettirebilmesinin yanında çok da güzel şarkı söylüyor oluşu ve bizi iyi bir müzisyen olduğuna inandırması ise ayrı bir başarı. Ki bunu başarılı bir müzisyenin yanında yapabiliyor. Bu noktada Bradley Cooper’ın bu filmi hazırlamaya başlamadan önce herhangi bir müzik aleti çalamıyor olduğunu belirtelim. Film hazırlıkları için aylar boyunca piyano ve gitar dersi almış. Role ve filme olan bu bağlılığı kendisi açısından harika bir sonuç vermiş orası kesin.

A Star is Born’un böyle çok sevilmesinin temelinde filmin oldukça samimi olması yatıyor bana kalırsa. Özellikle ilk yarıda Jack ile Ally’nin tesadüfü tanışmalarıyla başlayan ilişkisi o kadar samimi bir şekilde anlatılmış ki ister istemez hikayenin içine çekiliyorsunuz. Bu kısımda ana karakterleri oynayan ikilinin kimyası da çok iyi. Ancak ikinci yarıda hikaye biraz klişeleşmiş bir yola girince ilk başlarda bulduğu etkileyici atmosferden biraz uzaklaşıyor ve bu da filmin büyüsünün azalmasına neden oluyor. İnsanları bu tür bir filmi, yani sıradan birinin büyük bir yıldıza dönüşme hikayesini, izlemeye çeken temel şeylerin ilk yarıda anlatılması da buna biraz neden oluyor belki ama asıl sorun ikinci yarıda “yıldızımız” Ally’nin hikayesini geliştirmede aceleci davranılmış oluşu. Her ne kadar Ally’nin Jack ile tanışması sonucunda müzik dünyasında kendine bir yer edinmeye başlayışının anlatıldığı bölüm incelikli bir şekilde işlenmişse de bireysel yükselişinin olduğu ikinci yarı biraz yüzeysel kalmış. Bu da karakterin ikinci yarıda tam potansiyeline ulaşmasını engelliyor ve dramatik yapıyı biraz sarsıyor.

İlk yönetmenlik deneyimi olarak, çıktığı her dönemde, her yerde sevilen bir hikayeyi seçen Bradley Cooper, oldukça eğlenceli ve iyi bir müzik filmiyle karşımızda. Cooper, filme yakın zamanda gördüğümüz türün benzer örnekleri (La La Land) gibi etkileyici bir sinema gücü katamamış olsa da samimi anlatısıyla hikayeye güzel bir tat katmış. Harika müziklere sahip olan, Bradley Cooper’ın oyunculuğuyla, Lady Gaga’nın da müziğiyle dikkat çektiği film bu senenin izlenmesi gerekenlerinden biri. Yalnızca inanılmaz Shallow şarkısının performansı bile filmi izlemek için yeterli bir sebep.

Puanlama

8.2

8.2
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 6.1

Sesil Yersu Uncu İstanbul’da doğup büyüdüm. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde sevdiğim iki bölümü okumaktaydım. İlk bölümüm İşletme Mühendisliği’nden yeni mezun olmuş durumdayım. Makine Mühendisliği’ne ise devam etmekteyim. Müzik, sinema ve spor üçlüsünün olmadığı bir hayatı asla düşünemeyen biriyim. Sinemanın büyülü dünyasına ise daha çocukken gittiği filmlerle kapılmış ve her zaman güvenebileceği bir dünya olduğunu bulmuş bir sinemaseverim.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir