Ana Sayfa İnceleme Anayurt Oteli (1987): Hepimizin İçinde Yaşayan Bir Otele ve Aidiyetsizliğe Dair

Anayurt Oteli (1987): Hepimizin İçinde Yaşayan Bir Otele ve Aidiyetsizliğe Dair

Anayurt Oteli (1987): Hepimizin İçinde Yaşayan Bir Otele ve Aidiyetsizliğe Dair
0
‘’Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.’’
Yusuf ATILGAN, Anayurt Oteli

20. yy dünyası, içerisinde birçok paradoksu taşıyan huzursuz yıllara sahne olmuştur. Bilim ve sanatta ulaşılan üst nokta olan Aydınlanma Çağı, beraberinde gelişen Sanayi Devrimi ve tüm bunlara paralel olarak ilerleyen bilim ve teknik, insanı sonsuz mutluluğa eriştiren bir senaryo yazmamıştır. Dünyanın güç dengeleri değiştikçe iki büyük dünya savaşı içerisinde sıkışan, fakirleşen, zenginleşen can veren ya da can alan dünya toplumları, -var olabilmek adına-kuralsızlığı kural tanıyan bir kerteriz noktasına sığınmış; en güçsüzünden en güçlüsüne her birey ya da toplum kendi içerisinde bir varoluş hesaplaşmasına girmiştir.

Sanayi Devrimi, insanı figür haline getirip nesneleştirerek makineyi değerli kılarken; büyük güç olma yolunda salyalar akıtan dünya devleri hümanizmi yerle bir eden savaşlarla milyonlarca insanın canıyla bedellendirdikleri bir tarihe kendi kanlı cümlelerini yazmıştır. Peki hayatta kalanlar? Artık onlar için de her şey gerçekten eskisi gibi kalabilecek midir?

O ya da bu sebeple kaotik bir düzenin orta yerinde sığınacak bir yer bulamayan insanoğlu gerçek iç savaşını kendi ruhunda başlatır. Korkular, anlamsızlaşma, içe dönüş kuralların ve varoluşun anlamını sorgulamak; BEN ya da BİZ demenin derin anlamlarını çözümlemek, ‘’İnsanın ve hayatın gerçek anlamı nedir? ‘’ sorusunu sesli sormak VAROLUŞÇULUK felsefesi ve onun yarattığı ikircikli insan modelini doğurmuştur. Artık eskisinden daha huzursuz, dünyada kendi yerini arayan, tanrıyı ve evreni sorgulayan, kuralların dışında bir komünite oluşacaktır.

Dünya bu şartlar altında kendini yeniden doğururken sanat ve edebiyat da elbette bunun dışında kalamaz. Bu dönemde ortaya çıkan edebiyat, yitip giden anlamı sıradanlığın üstüne çıkarak farklı bir gerçeklik antolojisi ile yakalamaya çalışacaktır. Yusuf Atılgan’ın ikinci romanı Anayurt Oteli (1973) tam da bu dönemlerin çığlığı olarak karşımıza çıkar.

Kitabını okuduğunuz bir filmi izlerken hayal kırıklığına uğrama ihtimaliniz her zaman daha fazladır. Okuma eylemi zihne özgürlük tanıyan, karakterleri sizin şekillendirdiğiniz, kusursuza yakın bir aktivizmdir. Lakin izlerken sizin için seçilen, uygun görülen kahramanları izlersiniz. Bu daha riskli bir örtüştürmedir. Seçilen oyuncu romanda okuduğumuz karaktere denk düşmezse, bizler rengini ışığını kaybetmesine müsaade etmek istemediğimiz romandan yana oluruz. Filme uyarlanan bir Yusuf Atılgan romanı olan Anayurt Oteli, Ömer Kavur dehasıyla romanın organik bütünlüğü zedelenmeden, romanı okuduktan sonra filmi izlediğimizde bizi hayal kırıklığına uğratmayan oyunculuklarla şekillenmiştir. Otel, Zebercet, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın, ortalıkçı kadın… Hepsi de siz kitabı okurken zihninizde en üst düzeyde kurguladığınız tasvirleriyle karşınızda şekle bürünür. Bu da yazar ve yönetmenin birbirinden farklı zamanlarda aynı ruhu taşıyabildiklerinin en açık izahıdır.



‘’Adım Zebercet… Bu otelin yöneticisiyim, 28 Kasım 1950’de doğdum; 7 aylık…Annem 44 yaşındaymış o zaman; babamdan büyük…4 kez düşük yapmış bana kadar. Adım Zebercet… Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara treniyle geldiniz 3 gün önce. Kaydınızı yapamadım, adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum. Bir haftaya kadar dönerim dediniz.’’

Romanın dolayısıyla filmin baş kahramanı Zebercet (Macit Koper) Anayurt Oteli’nin katibidir. Babasının ölümüyle bu görevi üstlenen Zebercet karşımıza onun yanında ve sabit bir figür olarak çıkan köyden gelmiş kimsesiz bir ortalıkçı kadınla (Serra Yılmaz) bu otelin işletmesini yapar. Otelin fiziki sınırları içerisinde kendi ruhsal sınırlarını da çizmiş bir kahraman olarak var olan Zebercet yıllarca kendi bedeninin ya da kendi kimliğinin bu otelin ona çizdiği sınırlar kadarıyla farkındadır. Otelde konaklayanlar ya da konaklamayanların duygu durumlarına yaptıkları gözlemlerle yaşar, hiçbir zaman kendi duygusunun, kendi varlığının farkında olmaz.

Bu baş döndüren kayıtsız ve duygusuz yaşamı Perşembe günü gecikmeli Ankara treniyle gelen genç ve güzel bir kadın alt üst edecektir. O güne kadar yüzlerce insanın Zebercet’e sorduğu şu soru artık geri dönüşü olmayan yeni bir insanı doğuracaktır:

-Odanız var mı?

Kadın ertesi gün otelden ayrılır ve bir haftaya kadar döneceğini söyler. Kadının otelden ayrılışının ardından Zebercet’te bir dönüşüm başlar. İç dünyasında hep uyuyan ve gerçek sevgiyi yaşayabileceği bir kadına sahip olma güdüsü tüm benliğini sarar. Zebercet yıllardır kesmediği bıyığını kesecek, yeni elbiseler alacak ve artık kendini bu kadının geleceği güne hazırlayacaktır. Kadının kaldığı odayı (1 numaralı oda) kimseye kiralamaz, kadının kullandığı hiçbir detayı bozmaz (içilmiş yarım sigara izmariti, ruj lekesi olan çay bardağı gibi) ve adeta kadının bir gece geçirdiği bu odayı kendi maneviyatında kutsar ve yüceleştirir.

‘’Otelden pek seyrek çıkardı. Yılda ya da iki yılda bir terziye, ayda bir keselenmek için hamama, dört haftada bir saç tıraşına, ayda bir otelin paralarını göndermek için postaneye giderdi. Her çıkışında özellikle hamama gittiğinde o yokken otelde kötü bir şey olacakmış gibi tedirginlik duyardı. ‘’

Kadının dönüşünü beklediği günler Zebercet’in dış dünyayı tanımaya ve anlamaya çalıştığı dönemdir artık. Lokantaya yemek yemeye gider, sinemada film izler, horoz dövüşü seyreder. Belki de ilk kez yaşadığı bu duygu onu kendisiyle yüzleştirirken hiçbir zaman içinde bulunmak istemediği otel kapısının dışına , korkunç bulduğu o kaosu bile anlamaya itecektir. Aşkın değiştirici ve dönüştürücü gücü kendisinden bu kadar uzakta yaşayan bu renksiz, kokusuz ve sevimsiz adamı bir birey gibi düşünüp hayatı tatma çabasına yönlendirecektir.



‘’ ‘Nasıl seninim’ demişti kadın. Yeryüzünde erkeğiyle böyle konuşan başka kadınlar da vardı elbet.’’

Filmin seyri içerisinde dikkati çeken bir nokta da şudur ki Zebercet değişen ruh haliyle artık otelde konaklayanların ruh hallerini bile eskisinden farklı gözlemleyecektir. Otele gelen çiftlerden hayat kadınıyla gelen adamların odasını dinlemezken, birbirini seven çiftlerin sevişmelerini ve onların odalarını dinleyecek, belki de sonsuz sevgiyle birbirine ait olan bir kadın ve erkeğin duygu halini tanımlamak için kendine dış dünyadan yaşam tecrübeleri biriktirecektir. Böylece gecikmeli Ankara treniyle otelde kalan o kadın için kendini hazırlayarak yenileyeceğini düşünür. Ne de olsa kadın dönmek için söz vermiştir. Zihninde kurduğu dünyanın kadını odur.

‘’Merhaba, odam boş mu?
Merhaba oda boş mu?
Odam boş mu? Oda boş mu?
Yeriniz var mı? Merhaba, yeriniz var mı?
İyi akşamlar, yeriniz var mı?
İyi akşamlar, odam boş mu?
İyi akşamlar, oda boş mu?
İyi akşamlar, döndüm ben, odam boş mu? Merhaba…”

Günler geçer, kadını beklerken Zebercet iç sesiyle konuşur. O döndüğünde kendisine ne söyleyeceğini kuracağı cümleleri tekrarlar ve tekrarlar lakin kadın bir daha asla dönmez. Dönmeyen kadının ruh dünyasında yarattığı depremle bugüne kadar iyi ya da kötü olmak için hiçbir sebebi olmayan, ahlaki normlarla çevrelenmemiş kendi oluşturduğu ahlak ya da ahlaksızlık arasında sıkışıp kalan Zebercet cinsel ve fiziki şiddetle kendisini tatmin etme yolları arar. Filmin sonunda bir iç hesaplaşma, karşılaşma, sebepsiz bir cezalandırma ve sessiz bir varoluş çığlığı kulaklarımızı sağır edecektir.

‘’Bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse, insanın yapamayacağı şey yoktu.’’

‘’Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu.’’

Filmi tüm boyutlarıyla analiz etme gayretim dışında edebiyat eksenli başkahraman yorumu yaptığımda birkaç hususun altını çizmem gerekiyor. Zebercet, belki de sokakta yüzlercesini görebileceğimiz, birçoğu aynı hezeyanları yaşayan bir tip yansımasıdır. Burada farklı olan bu kadar sıradan bir tipin yüzümüze bu şekilde çarpılmasıdır. Zebercet hepimizin içinde var olan ve gerekli şartlar sağlandığında hızla dönüşebileceğimiz, duvarına çarpabileceğimiz bir karakterdir. Duygulardan arındığımızda hepimizin içinde yaşayan, canlılığını koruyacak ve zaman zaman da esiri olacağımız bir iç sestir. Kapalı komüniteler içinde kendi buhranlarından kaçan ve başka dramalardan beslenen orta halli kasaba insanının bir yansımasıdır.

Yazıldığı dönemde oldukça fazla yankı uyandıran roman yönetmen Ömer Kavur tarafından filme uyarlanır. Filmin yönetmeni Ömer Kavur adeta bir zaman heyketıraşlığı yapmış, romanın değerini çok daha üste taşıyacak bir filme imza atmıştır. Çekimleri Nazilli’de Ankara Palas Oteli’nde yapılan film çeşitli zamanlarda yapılan anketlerde pek çok defa en iyi 10 Türk filmi içerisinde yer almıştır. Türk sinema tarihinde insan psikolojisine derinlemesine inen bir başyapıt olmuştur. Kendisi de filmle ilgili şu cümleleri sarf eder: ‘’Üç tane darbe görmüş bu ülkede yaşayan, iletişim kuramayan bir adamın hikayesi. Nitekim Zebercet’in filmin başında bir monoloğu vardır. Önemli tarihleri söyler. Şu yaşta ilkokula gittim şu yaşta sünnet oldum şu yaşta annem öldü. O tarihlerin her birinin bizde bir darbe tarihi olduğu görülebilir. Dikkatli de bir seyirci, o ilişkiyi kurabilir. Ve aslında yapmak istediğim, o bakışı bir anlamda gizli fakat faşizan bir dünyayı anlatabilmek; bir taşra dünyasını anlatabilmek. O iletişim sıkıntısı içinde olan ve yalnızlık çeken ve tek isteği belki bir insan sıcaklığı olan o adamın, o yalnızlığını verebilmek. Romanda zaten var olan bir şeydi o, günümüze taşımak yaptığım tek şey değişiklikti.’’

Başrollerini Macit Koper, Serra Yılmaz ve Orhan Çağman’ın üstlendiği filmde Zebercet rolüyle karşımıza çıkan Macit Koper gerek dış görünüşüyle gerekse tüm mimikleriyle canlandırdığı sıra dışı karaktere başarılı düzeyde hakkını vermiştir. Serra Yılmaz ise sahipsiz köylü bir otel ortalıkçısı olarak kendisine biçilen kaderi yaşar ve yaşadığı detaylar onun silik karakteri nedeniyle bizlerde herhangi bir acıma ya da şaşırma duygusu uyandırmaz. Atilla Özdemiroğlu’nun notalarıyla can bulan film müziği ise filmin rahatsız eden sıra dışılığına en görkemli fonu sağlar.

‘’Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük. Ayaklarıyla masayı itip aşağıya yuvarladı; bir boşluğa düşerken durdu. Gözleri ağzı açık, bacakları gerilerek, çırpınarak sallanırken kollarını kaldırıp başının üstünden ipi tutmaya uğraştı. (Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?’’

Bir film…Ve bu film huzursuz bir uykuya yatıp ter içinde uyanmak gibi…
Arzu Şahin Edebiyat Öğretmeni…Küçük bir ‘’Çağın Asya’’ annesi… İlk 15 dakikada uyumadığı bir filmin iyi olduğuna inanır. Hayata dair en ince tutkusu yazmak. Şehirler değiştirdi, ama kalemi hep valizindeydi. Okuduğunu yazdı hep, artık izlediğini de yazıyor.

Bir Cevap Yazın