Ana Sayfa İnceleme Ema (2019): Özgürlük Ateşi

Ema (2019): Özgürlük Ateşi

Ema (2019): Özgürlük Ateşi 7.5
0
Psikanalizin kurucusu olarak bilinen Sigmund Freud*, “Yaşam, tıpkı genel olarak insanlık için olduğu gibi birey için de katlanılması güçtür. İçinde yerini aldığı uygarlık, bireye belirli bir miktar yoksunluğu zorla kabul ettirir” der. Her çocuk toplumla, dille, yasayla, otoriteyle kısacası kültürle tanışmadan önce ilkel arzulara sahip, özgür bir bebek olarak doğar. Fakat uygarlığın gelişmesi ve çocuğun bu uygarlığa adım atmasıyla, her birey içinde ona sonsuz keyif veren ilkel ateşleri bir yana atmak zorunda kalır. Sonuç ise, bir buz dağının arkasında kalan o alev topunun içten içe yanmasıdır.

Tony Manero (2008), Neruda (2016), Jackie (2016) gibi filmlerle öne çıkan Şilili yönetmen Pablo Larraín, 2019 yapımlı Ema filmi ile ateş ve buz arasındaki bu ince çizgiye odaklanıyor. Dansçı bir çiftin edindikleri evlatlık çocuğun bir trajediye dönüşmesi üzerinden; ebeveyn olmak, sanat-yaşam ilişkisi, toplumsal cinsiyet, evlilik, cinsellik, eğitim sistemi ve otorite gibi konular katmanlı bir tartışma olarak sunuluyor filmde. Tüm bu katmanlar paralel kurgu ile desteklenirken, film giderek Ema karakteri üzerine odaklanmaya başlıyor.


Kısaca özetlemek gerekirse, dansçı Ema (Mariana Di Girolamo) ve koreograf Gaston (Gael García Bernal) çiftinin, ─erkeğin kısır olması sebebiyle─ çocukları olmaz. Bunun üzerine 9-10 yaşlarında bir çocuğu evlatlık edinirler fakat başarısız bir ebeveynlik sürecinin ardından çocuk, Ema’nın kız kardeşinin yüzünü yakar ve başka bir aileye teslim edilir. Bu kaybediş, Ema ve Gaston çiftinin birbirlerini sevmelerine rağmen sürekli birbirlerini suçlayarak ayrılmalarına neden olur. Ardından Ema’nın aklına bir plan gelir ve dansçı kız arkadaşlarıyla birlikte bu planı uygulamaya koyulur. Tabii, hikâye bu çizgisellikten uzak bir şekilde, dans sahneleriyle iç içe aktarılır.

İçimizdeki kırmızı çizginin simgesi olan Ema

Boş bir sokakta yanan trafik lambasıyla açılan film, başından itibaren Ema’nın ayrıksı ve başına buyruk bir karakter olduğunun sinyalini verir. Bir yandan dans okulunda performans sergileyen, diğer yandan ilkokullarda dans öğretmenliği yapan Ema, aklına estiğinde itfaiyeci formasını giyerek bir yerleri yakabilir. Ateş kırmızısı, bu anlamda filmde Ema’yı tasvir eden ana renklerden biridir. Kırmızı fonların önünde, kırmızı duvarların kenarında, kırmızı kıyafetleriyle Ema, tıpkı Freud’un yukarıda işaret ettiği gibi ilkel olmanın, özgürlüğün, ateşin bir sembolü gibidir ki belki de bu yüzden “kötüdür”. Ema’nın bir sahnede “
ben kötüyüm” demesi, anne olmayı bile benimseyemeyen, medeni değerlerin tam karşısında duran bir insan olmasından kaynaklanır. Ema, her yeri tutuşturan bu hâliyle içimizdeki kırmızı çizginin ötesine geçmeye çalışır. Onun bu özgürlüğü cinsel tercihlerinde de kendini gösterir. Bir erkekle evlidir, ama canı istediğinde kadınlarla da beraber olur, öyle ki kadınlarla girdiği cinsel ilişkiler filmde daha tutkulu ve şiddetli bir haz üzerinden resmedilir. 


Ema salt kötülüğün, salt kötüye mahsus olmadığını ortaya çıkaran çok yönlü bir karakter

Ema her ne kadar ateşe verdiği nesnelerle kendini gerçekleştirme imkânı bulsa da, üzerinde taşıdığı renklerden biri de buz mavisidir. Buz mavisi bazen tek başına, bazen kırmızı ile iç içe geçer. Renkler üzerinden yapılan bu anlamlandırma, Ema’yı spesifik ve kişisel olmaktan kurtararak, evrenselliğe kaydırır. Her insan biraz iyi (avukat kadının kocası Anibal gibi), biraz kötüdür (Ema gibi). Mükemmel bir aile tablosu (Anibal ve avukat eşi), bir buz dağından ibaret olabilir ve bu buz dağı bazen Ema gibi “kötü” ve özgür bir insanın dahil olmasıyla eriyerek gerçek duygulardan oluşan bir volkana dönüşebilir. Başından beri bir “kasaba ve kültür yaratmak” üzerine kurulu yapay bir evliliği bir sanrıdan kurtarabilir. Ema bu anlamda salt kötülüğün, salt kötüye mahsus olmadığını ortaya çıkaran çok yönlü bir karakter olarak karşımıza çıkar. Kız arkadaşlarıyla bir arabayı yakmaya giderken “
Geçmişte insanlar tohum ekip karnını doyurabilsin diye ağaç yakarmış. Tekrar ekim yapabilmek için” der. Ema da tıpkı ilkel insanlar gibi olaylara ahlaki açıdan değil, faydacı açıdan bakar. Çünkü Ema ahlaki değerlerin bulunduğu toplumun bir parçası olmaktan uzaktır. Öğretmenlik yaptığı okullarda da insanlar tarafından saçı, dans etmesi, kıyafetleri nedeniyle ötekileştirilir. Dans ettikleri için “fahişe” olduğu zannedilebilir. Çünkü toplum kurallardan yani buz mavisinden oluşur.


Medeni olanın mutluluk yanılsaması

Bu kural dünyasına atılan ilk adım ise, modernizmin çekirdek aile yapısında varlığını bulur. Filmde Ema’nın boşanmak üzere tuttuğu avukat ve kocası, evlat edindikleri Polo (Ema ve Gaston’un oğulları) ile uzaktan kusursuz bir aile yapısına sahipmiş gibi görünür. Fakat başına buyruk Ema’nın çiftin arasına sızması ile birlikte, bu “medeni” çiftin mutluluk yanılsaması içinde olduğu anlaşılır. Ema gibi başına buyruk Anibal, kendini denetlemesi ve düzenli bir hayatı olması için evlenmiştir eşiyle. Tıpkı herkes gibi kendi arzularını dondurarak kültürel alana uyum sağlamaya çalışmıştır. Ema ve Gaston, modernizmin bu geleneksel aile tanımlamasının son derece dışındadır. Onlar diğerleri gibi evli oldukları için tek eşli olmak zorunda değillerdir. Diledikleri zaman cinsiyeti fark etmeksizin başkalarıyla birlikte olabilirler. Fakat bu konuda Ema’ya filmde biraz daha özgür bir alan tanınır. Gaston, hem modernizmin patriarkal dünyasının dışında bir erkek, hem de anlatının kıyısında olan bir karakterdir. Bu anlamda filmde anlatının merkezinde duran Ema, feminist bir okumaya da kapı aralar.


Kadını popüler kültürün bir parçası olarak cinsel objeye dönüştüren Reggaeton

Gaston ve Reggaeton; müzik eşliğinde dans eden Ema ve arkadaşları arasında geçen diyalog, sözü az tutarak görsel bir deneyim yaşatan filmin en önemli sahnelerinden biridir. Gaston 2000’lerden sonra öne çıkan reggaeton’u, insana hapishanede yaşadığını unutturan popüler bir müzik olarak betimler. Ağırlıklı olarak kadınların kalçalarını sallamasına dayanan bu ritmik müzik, kadını popüler kültürün bir parçası olarak cinsel bir objeye dönüştürür. Aynı zamanda insanları zevke ve eğlenceye sevk ederek, gerçek dünyadan ve politik olmaktan koparır. Tabii, Ema ve dansçı kız arkadaşları reggaeton’u da özgürlüklerinin bir aracı hâline getirmeyi bilirler. Gaspar Noé’nin cehennem alegorisini andıran dans performansına benzer nitelikte, şehrin ortasında kırmızı ışıkların altında yapılan görsel şölen, izleyiciye de keyif verir. Cinsel deneyimden sonra dansta yaşayandan ziyade tanık olana da zevk veren bir ilkel arzuya hizmet etmiş olur.

Kısacası Pablo Larraín, birçok farklı konuyu aynı anda işleyerek tehlikeli bir yola girmiş olsa da, kullandığı müzikler ve renklerin de etkisiyle, basit bir konuyu görsel bir şölene dönüştürür. Kullandığı müziğin hem duygusal hem gerilimden oluşan yapısı, insanın diyalektik yapısına işaret eden hikâyeyi destekler. En iyi filmi olup olmadığı tartışılsa da, özellikle görsel ve işitsel anlamda izleyiciyi tatmin eden bir yapıma imza atmış olur.

*
Freud, S. (2000) Bir Yanılsamanın Geleceği, Aziz Yardımlı (Çev.), İstanbul: İdea Yayınları

Puanlama

7.5

7.5
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Pelin Oduncu 1992 doğumlu, büyülü fenerle yolunu aydınlatmaya çalışan bir sinema öğrencisiyim. Nietzsche'nin Zerdüşt'ü gibi büyük bir sinema ormanında kaybolarak, yeni yollar ve düşünceler arıyorum. Kayboldukça daha çok şey öğreniyorum. Yazıyorum ve dünyada beni hatırlayacak son kişiye ulaşıncaya kadar yazacağım

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir