Ana Sayfa Eleştiriler Bir Zamanlar Anadolu’da (2011): Anadolu’nun Soğuk Topraklarında Hiyerarşi ve İş Ahlakı

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011): Anadolu’nun Soğuk Topraklarında Hiyerarşi ve İş Ahlakı

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011): Anadolu’nun Soğuk Topraklarında Hiyerarşi ve İş Ahlakı 9.0
0

Bir Zamanlar Anadolu’da 2011 yılında Nuri Bilge Ceylan tarafından Türk sineması ve seyircisine armağan edilen bir başyapıttır. Ceylan, bu başyapıtla özellikle kamu yönetimi ve ülkenin 3 organının (yasama/yürütme/yargı) işleyişi bakımından hem fikir sahibi olmamızı sağlıyor hem de işlevsel bozuklukları gözümüzün önüne seriyor. Eleştirisini küçük bir kar topunu yuvarlayarak büyüten, kocamanlaştıran bir çocuk edasıyla yavaşça izleyiciye aktaran Ceylan, filmin finalinde herkesi kamu yönetimi ve düzeni hakkında düşünmeye davet ediyor.

Nuri Bilge Ceylan sayesinde insanın doğruyu bulma, düzeni yaratma karşısındaki en büyük düşmanının yine insan olduğunu anlıyorsunuz. İnsan mükemmel değildir ki insan toplulukları mükemmel olsun. Bu yüzden değil midir zaten demokrasi ve kapitalizm de dahil olmak üzere yıllar boyunca konuşulan hiçbir ideolojinin veya yönetim sisteminin net bir şekilde ideal olarak kabul edilememesi? Sistemleri istediğimiz kadar idealleştirmeye çalışalım; günün sonunda sistemi işleten insan olacağından ─en azından yakın zaman içinde─ mükemmel düzen arzumuz sadece zihinlerimizi meşgul eden şeylerden ibaret olacaktır.

Filmin derin içeriğini ele almadan önce, kısaca konusundan, harika bulduğum teknik özelliklerinden ve tabii ki oyuncu kadrosundan bahsetmek isterim. İsminden de anlaşılacağı gibi bir zamanlar Anadolu’da bir grup insan (Komiser ve polisler, komutan ve askerler, şoförler, doktor ve Savcı) Anadolu’nun soğuk topraklarına gömülmüş bir cesedin peşindedir. Katiller suçunu itiraf etmiş ve nereye gömdüklerini göstermeye ikna edilmiştir. Ekip katilleri de yanına alıp akşamüzeri bir zamanda yola çıkar. Zamanla olayın nedeninden ve filmin finalinde ne olacağından çok sürece odaklandığımız bir filmle karşı karşıya kalırız. Nuri Bilge Ceylan ustalıkla kamu düzenine dair eleştirisini işler. Taşra ile büyük şehir yaşamanın, yöneten için de yönetilen için de ne kadar farklı olduğunu anlamamızı ister. Yerel yönetimlerdeki işlevsel bozukluklar ve dahası gözler önüne serilir.

Filmin teknik özelliklerini olumsuz anlamda eleştirmeyi gerektiren pek bir şey yok doğrusu. Filmin yarısı gece vaktinde geçmesine karşın sinematografi oldukça tatmin edici. Hatta tablo gibi sahneler var desem yalan olmaz. Filmde müzik kullanımı bir veya iki yerde vardı. Böylesi uzun bir filmde bu kadar az müzik kullanımı cesaret işi. Fakat şunu söylemeliyim ki sokağın, doğanın sesi de Anadolu’yu anlatan bu filme güç katmış. Kurgusal açıdan da sıkıntı olmadığını söyleyebilirim. Tek mekân çekimlerinin bol olduğu ve her sahnenin olabildiğince uzun sürdüğü aşikâr. Elbette bu filmin değeri karakterlerinin ve onların olaylara bakış açılarının içinde gizli. Şimdi izin verin bunları izah etmeye çalışayım:

Filmin oyuncu kadrosunda Yılmaz Erdoğan başta olmak üzere Taner Birsel, Muhammet Uzuner, Ahmet Mümtaz Taylan ve Fırat Danış gibi önemli isimleri görüyoruz. Yılmaz Erdoğan komiseri oynuyor. Arama işinin büyük kısmıyla kendisi ilgileniyor. Tipik bir Anadolu insanını oynuyor. Bu durum ağzından, jest ve mimiklerinden net bir şekilde anlaşılıyor. Kendisi savcıya özenen bir karakter ama aynı zamanda savcının işlerini de küçümsüyor. Tüm işi kendilerinin yaptığını, savcının sadece tutanak tuttuğu düşünen komiser bir yandan o pozisyona ulaşmanın zor olduğunu söylüyor. Yani hem savcıyı geçmiş başarılarından dolayı takdir ediyor hem de yaptığı işi kolay buluyor. Bunu cahil insanın araştırma yapmaksızın insanlar ve meslekler hakkında kolayca atıp tuttuğuna, kısaca cahil cesaretine bağlayabilirsiniz. Belki burada sorunun kökenini kolayca bulabiliyoruz ancak bir de savcı ve doktor gibi komiser karakterinin de belirttiği gibi elde edilmesi daha zor olan mevkilerdeki insanların işlerine olan saygısına bakmak gerek. İşte filmde anlatılmak istenilen şey yıllardır cahil insanın cahil hükümlerinden şikâyet edilmesinin yanında hiç değinilmeyen ve belki de ihtiyaç duyulmayan prestij sahibi, önemli mevkilerdeki insanların iş sadakatine ne ölçüde sadık kaldıkları ve aynı zamanda kendisinden alt mevkideki insanları nasıl yönettiğidir. Filmin ana temasının savcı ve doktor karakterleri arasındaki diyaloglar ve onların altlarıyla olan diyalogları üzerinden anlatıldığını düşündüğüm için bu iki karakteri sona bırakmak istiyorum. O halde önce kalan karakterlerimizi tanıyalım. Komiseri kısaca tanıtmıştım. Onun yanında gezen bir polisin olduğunu da söyleyelim. Elbette üstü olduğu için Komiseri ne diyorsa yapmakla yükümlü. Bir de Komutan ve askerlerden oluşan bir ekip var. Olay ilçe merkezinde olduğu için Polisi işin içinde görüyoruz ancak ceset il sınırı dışında yani mücavir alana gömüldüğü için Jandarma komutanlığının da sorumluluğuna giriyor. Bu yüzden bu iki tarafın suçun çözülmesi bakımından görevleri var. Olay aslında ilçe merkezinde olduğundan polisler daha sorumlular ve olayın daha içindeler. Bu yüzden cesedin bulunması sürecinde en aktif kişinin komiser olduğunu görüyoruz.


Hem adliyenin hem de emniyetin şoförü ulaşımı sağlamakla yükümlü. Onlarda kendilerine verilen emirleri olabildiğince hızlı bir şekilde yerine getirmeye çabalıyorlar. Fırat Danış’ın oynadığı katil oldukça suskun. Belli ki psikolojisi bozulmuş ve yandaşıyla beraber tüm gece boyunca öldürdükleri kişiyi nereye gömdüklerini hatırlamaya çalışıyorlar. Gece vakti arama yapıldığı için bu arama elbette uzun ve zor bir maceraya dönüşüyor.

Tahmin edileceği gibi gece araması sonuçsuz kalıyor ve komiserin tavsiyesiyle yakındaki bir köyün muhtarında dinlenmek için yola koyuluyorlar. Muhtarla olan buluşmada anlıyoruz ki muhtarda kendi sorunlarını dile getirme çabası içinde. Hazır savcıyı bulmuşken ondan kaymakamla görüşmesini rica ediyor. Bunu istemesinin sebebi köyün mezarlığının ihalesini yaptırma arzusu. Mandalar mezarlığa girip mezarlığı pislettiği için köylünün taciz olduğu belirtiliyor. Tam bu noktada ihtiyar heyetiyle de görüşüldüğünü söylüyor. İhtiyar heyetinin denetleme karar verme gibi önemli görevleri olduğunu hatırlıyoruz. Bu sahne aracılığıyla anlıyoruz ki muhtar ihtiyar heyetiyle beraber morg yapılmasına karar veriyor. Muhakkak bu morgun giderini de bu heyet belirliyor. İmece ve salma usulü, morg ve duvar yapılmasına yeterli gelmiyor olacak ki muhtar savcıdan kaymakamla ihale hakkında görüşmesini istiyor. Resmi olmayan bu istekle görülüyor ki kamu düzeni içinde araya arkadaş/dost sokmak ne yazık ki süren bir gelenek. Sabah olunca tekrar arama başlıyor ve nihayet mevta bulunuyor. Burada gözüme çarpan önemli bir nokta var. Ceset bulunup tutanağı tutulduktan sonra savcı ceset torbasının getirilmesini istiyor ancak kimsenin torbayı arabaya koymadığı öğreniliyor. Herkes birbirine ‘’Bu senin görevindi.’’ gibi söylemlerde bulunuyor. Burada aslında görev dağılımının net bir şekilde yapılmadığını görüyoruz. ‘’Ceset torbasına sahip çıkmak veya bir yere getirip götürmek x kişisinin görevidir.’’ şeklinde yazan bir görev olmadığı için olayla alakalı olan herkes görevin kendisine ait olmadığını dile getiriyor. ‘’Elbette biri getirir.’’ mantığıyla, yani psikolojik bir yandan da baktığımızda sonucun her hâlükârda verimsizliğe yol açtığını görüyoruz. Hem zaman kaybına yol açıyor bu durum hem de mevtaya saygısızlık ediliyor. İş ahlakının önemini sorgulayan önemli bir sahneyle karşılaşıyoruz.


Ceset bulunduktan sonra elbette ekibimiz ilçe merkezine dönüp gerekli son işlemleri yapmaya koyuluyor. Savcı son tutanağını da tutup bir an önce Ankara’ya dönüyor. Son iş doktora kalıyor. Doktor cesedin otopsisini kısaca halledip otopsinin raporunu çıkartıyor ve filmimiz bitiyor. Buraları hızlı geçtim ancak değinmem gereken çok önemli iki nokta var. Bunlar filmin başından beri savcı ve doktor arasında konuşulan bir olay ve finalde doktorun otopsiye olan tavrıyla alakalı. Öncelikle olayı anlatmak gerekirse; savcı filmin ilk sahnelerinden birinde ─belli ki kafa dağıtmak için─ doktora başından geçen ilginç bir davayı anlatıyor. Savcının anlattığı ilginç hikâyeye göre hamile bir kadın, kocasına hamile olduğu bir dönemde 5 ay sonra öleceğini söylemiş. Kocası hiç aldırış etmemiş ve hatta şaka olduğu düşünüp geçiştirmiş. Fakat kadın 5 ay sonra gerçekten de ölmüş. Savcı ölüm nedeninin kalp krizi olduğu anlaşılınca otopsiye ihtiyaç duymamış. Savcı tüm bunları doktora anlatırken doktor her seferinde savcıyı zor düşürecek söylemlerde bulunuyor. Neden kalp krizi geçirdiğini bulmaya çalışıyor mesela. Savcı: ‘’Nedeni kalp krizi işte!’’ diyerek çok yüzeysel bir argümanla doktoru geçiştiriyor. Ancak doktor: ‘’Kadın ile kocası arasında bir husumet var mıydı acaba?‘’ diye sorunca savcının aklına kadının kocasını başka bir kadınla yakaladığı bilgisi geliyor. Ancak savcı hemen devam ediyor: ‘’… ama kadın kocasını hemen affetmiş.’’ Bu duruma ikna olmayan doktor kadının intihar etmiş olacağından şüpheleniyor. Çocuğuna da zarar gelmesin diye 5 ay sonrasını beklemiş olabileceğini daha sonra kalp krizine neden olabilecek dozda ilaçla kendisini öldürmüş olabileceğini dile getiriyor. Hikâyedeki kadının savcının karısı olabileceği akıllara geliyor ama ben başka taraftan bakmak istiyorum bu filme. Film zaten hiçbir şeyi net dile getirmeyerek seyirci yorumuna bırakmak istiyor, ben de hep aynı eleştiriyi okumanızdan ziyade olaya daha kamusal ve politik açılardan bakmanızı istiyorum. Savcı gerçekten arkadaşının ölen karısının davasına bakmış olsun. O her ne kadar hatalı olduğunu anlasa da hep üste çıkmaya çalışıyor ve doktoru geçiştiriyor bildiğiniz gibi. Aslında ikisi de savcının hata yaptığında hem fikir. Fakat savcı zamanında yaptığı bu ihmali kabullenmek istemiyor. Belki hâlâ düzeltebileceği bir işi hem belki üşengeçliğinden hem de itibarının zedelenmesinden korktuğu için aklından bile geçirmiyor.

Benzer bir olayı ise doktor otopsi sırasında yardımcısı ile yaşıyor. Doktorun aklında hep klasik otopsinin yapılması var. Yani otopsinin üstünden şöyle kısaca bir geçip cesedi devlet hastanesine yönlendirmek istiyor. Bunun sebebi belki malzeme yetersizliği belki de doktorun yeterli iş ahlakına sahip olmaması, üşengeç tavrı. Otopsi sırasında yardımcısı cesedin soluk borusunda kum olduğunu fark ediyor. Doktor da bunu görüyor. Yardımcı mevtanın canlı gömülmüş olabileceğinden şüpheleniyor. Aslında doktor da biliyor böyle olduğunu ama üstünü örtüyor. İlgilenmek, otopsiyi derinleştirmek istemiyor ve sanki o kumu görmemişçesine bir rapor yazıyor. Bu iki olay karşılaştırıldığında savcının doktora takındığı eylemi doktorun yardımcısına takındığını görüyoruz. Büyük mevkilerdeki insanlar görevlerini suistimal edebiliyorlar. Çünkü ne yazık ki ülkemizde denetim/kontrol mekanizmaları yeterli çalışmıyor. Yardımcı, doktoru şikâyet etse işinden olabileceğinden korkuyor. Doktor, savcıya karışamıyor. Halk da yeterli bilgiye sahip olamadığından özellikle yerel yönetim mekanizmalarında böylesi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu durum verimsizliği ve adaletsizliği ortaya çıkarıyor.

Ayrıca bu sahnede doktorun yardımcısı morgdaki aletlerin yetersizliğinden bahsediyor. Savcı, doktorun yardımcısına bu konu hakkında saymanla görüşmesini istemiş. Ancak sayman da bir şey yapmamış. Yani aslında fazla hiyerarşinin bir yerde iletişimi tıkadığını söyleyebiliriz. Doktorun yardımcısı sesini bir türlü gerekli yere ulaştıramıyor.



Bunun yanında filmde aslında üç farklı yerde üç farklı morg hikayesi dinlediğimizi fark etmişsinizdir. Doktorun yardımcısı Çanakkale’ye ziyaretinde gördüğü güzel donanımlı morgdan bahsedip Anadolu’daki kendi morglarının donanımsız olduğundan yakınıyor. Hatırlarsanız muhtar da köyünde morg olmadığından yakınıyordu. Yani her vatandaş ne yazık ki ülkenin her yerinde aynı haklara ve imkanlara sahip değil.

Sonuç olarak, Nuri Bilge Ceylan ülkenin önemli mevkilere sahip insanlarının aslında beklendiği kadar adaletli ve verimli çalışmadığını gözler önüne seriyor. Hepimiz zeki ve çalışkan kişilerden tam randıman alacağımızı düşünürüz ama bu her zaman doğru olmaz. Çünkü insanın doğasında hep kolaya kaçmak vardır ne yazık ki. Bu da kamu yönetimindeki en büyük yaralardan biridir kanımca. Ayrıca morg örneğinde görüldüğü gibi aynı ülkenin vatandaşlarının aynı haklara sahip olamadığını görüyoruz. Bu durum kamu düzenin ve refahının sağlanması açısından büyük bir engel. Tüm bunları tekrar gözden geçirdiğimizde Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi ile ülkenin temel sorunlarına incelikle parmak bastığını söylemek mümkün.

Puanlama

9.0

9.0
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 8.8

Anıl Meydan 14 Aralık 1996'da doğdum. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okuyorum. Sinema hayatımda önemli bir yer kaplıyor. Insanların sinemayla ilgilenmelerini sağlamak ve filmler hakkında izleyiciye bilgi vermek en büyük gayelerimden biri.

Bir Cevap Yazın