Ana Sayfa Eleştiriler Gelincik (2020): Gelinciklerle Yüzleşmek

Gelincik (2020): Gelinciklerle Yüzleşmek

Gelincik (2020): Gelinciklerle Yüzleşmek 6.5
0

2020 yapımı filmlerden bahsederken söze “pandemi nedeniyle” diye başlamak artık neredeyse buruk bir mecburiyet hâline geldi. Gelincik filminin yazısı da elbette bu mecburiyetten nasibini alacak. Antalya Altın Portakal ve Boğaziçi Film Festivali’ndeki yolculuğundan sonra “pandemi nedeniyle” sinema salonlarının kapanmasının ardından vizyon tarihi sürekli ertelenen Gelincik filminin yolu en sonunda dijital platformlarla kesişerek 7 Mayıs 2021 tarihinde Netflix’in kataloğuna eklendi. Yönetmen koltuğunda, Şükrü Üçpınar’la birlikte filmin senaryosunda da imzası bulunan Orçun Benli oturuyor. Psikolojik gerilim türünün kodlarını benimseyen bir bağımsız yapım olan Gelincik, Benli’nin 5 Dakkada Değişir Bütün İşler (2016), Hep Yek 2 (2017), Ver Kaç (2017) gibi komedi türündeki gişe filmlerinin bulunduğu filmografisinde hiç şüphesiz oldukça farklı bir yerde duruyor. Filmin oyuncu kadrosunda Altın Portakal’dan “En İyi Erkek Oyuncu” Ödülü’yle dönen Ahmet Mümtaz Taylan ve Kaan Yıldırım’ın yanı sıra Hande Doğandemir, Bülent Emrah Parlak, İnan Ulaş Torun ve Nilperi Şahinkaya gibi isimler yer alıyor. 

Gelincik, terörle mücadele birimindeki görevinden ayrılan komiser Ayhan’ın (Kaan Yıldırım) kafasını dinlemek için geldiği dağ evindeki inzivasına musallat olan geçmişiyle yüzleşme sancılarına odaklanıyor. Issızlığın ortasında akşam yemeğini çıkarmak için ormanda ava çıkan komiser Ayhan tavşan yerine farkında olmadan bir gelinciği vurur. O sırada av konusunda epey bilgi sahibi olduğu anlaşılan, yarı bilge yarı gizemli edasıyla Karadayı (Ahmet Mümtaz Taylan) namlı bir adam ortaya çıkar. Ayhan komisere, gelinciği öldürerek başına büyük bir ihale aldığını ve gelinciğin tıpkı insanlar gibi mutlaka intikam için geri geleceğini söyleyen Karadayı, bir yandan Ayhan’ın yalnızlığına yarenlik ederken bir yandan da Ayhan’ın kafasındaki geçmişe yönelik soru işaretlerini gün geçtikçe daha da derinleştirecektir. Karadayı’nın Ayhan’ın etrafındaki varlığıyla birlikte Ayhan’ın uyurken gördüğü kabuslar, gündelik yaşamına sirayet eden tereddütler ve tedirginlikler de artar. Bu kabusların hikâyesi sürekli kendini tekrar eder: komiser Ayhan ve ekibi her seferinde farklı evlere baskınlar yapıp silahsız insanları tutuklamak yerine infaz ederler. Çok geçmeden anlayacağımız üzere Ayhan’ın kabusları aslında geçmişin sancılı bir anımsanmasından ibarettir. Böylece filmin asıl meramı da ortaya çıkar.

Radyodan duyulan Galatasaraylı Arif’in Manchester’a attığı golden, komiser Ayhan ve ekibinin yargısız infaz ve işkencelerinin, Türkiye siyasi tarihinde faili meçhul cinayetlerle anılan karanlık 90’lı yıllarda geçtiği seyirciye sezdirilir. Filmin yönetmeni Orçun Benli’nin kendi deyişiyle film, “beyaz torosların ön koltuğunda oturanların” hâletiruhiyesine odaklanırken komiser Ayhan karakteri üzerinden bir dönemin devlet şiddeti faillerinin psikolojik gerilimlerini mercek altına alır. Tam bu noktada film kendisine bir politikleşme alanı açma fırsatı bulur. Ancak filmin bu fırsatı tam anlamıyla kullanabildiğini iddia etmek mümkün değil. Faillerin dünyasına yakından bakma iddiasında olan her eser gibi Gelincik filmi de tek tek kişilerin devlet namına serinkanlılıkla işlediği cinayetlerin daha büyük yapılarla, yani devletin ideolojik kodlarıyla bağlantısını görünmezleştirme riski taşır. Bu sebeple komiser Ayhan’ın kabus formunda canlanan anılarında tanık olduğumuz, sistematik olarak işkencelere, cinayetlere ve kaybedilmelere maruz kalanların politik öznelliği “terörist” gibi total bir kategorinin altında silikleşir. Yine aynı sebeple, çıplak işkence sahnesinde işkenceye maruz kalan kişinin inlemeleri eşliğinde komiser Ayhan ve ekibinin çay içip gündelik dertlerinden, çocuklarının eğitim masrafından konuşurken çırılçıplak, askıda elektrik verilen birinin önünde birbirlerinden borç istemeye varacak kadar kayıtsız olmaları, niyet bu olmasa da meseleyi bir tür mesleki yabancılaşmayla beraber insanlık dışı bir serinkanlılığa indirgeme riski taşıyor.

Yine de yönetmenin mesajı anlaşılmaz değil. Orçun Benli, tam da bu çelişkinin, yani kendi çocuklarının okul kurslarına kadar kaygılanan bu insanların polis üniformaları içindeyken nasıl olup da çocuğu ve apayrı yaşamları olan insanları gözünü kırpmadan, bir avcı duyarsızlığıyla öldürebildiğinin cevaplarını arıyor, olası vicdani yüzleşmelerin röntgenini çekmeye çalışıyor. Karadayı’yla komiser Ayhan’ın yolunun kesişmesi tam da bu sorunun cevaplarına hizmet eden bir karşılaşma yaratıyor. Karadayı’nın rolü oldukça iyi kurgulanmış; komiser Ayhan’ın kendine sormaktan kaçındığı soruların, huzursuzlukların, belki de en önemlisi vicdanının ve devletin zor gücüne teslim etmeden önceki ruhunun kanlı canlı bir temsili olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden ikilinin sohbetlerinde en çok o konuşuyor, hikâyeler anlatıyor ve komiser Ayhan’ın hiç konuşmadığından, sessizliğinden yakınıyor. Komiserin film boyunca çok az konuşmasının sebebi bu, çünkü sürekli vicdanı konuşuyor, vicdanının sesini dindiremiyor. “Biz öldürmesek onlar bizi öldürecek” deyiveriyor en fazla komiser. Karadayı’nın o ıssızlıktaki varlığı da bir noktadan sonra tıpkı bir vicdan gibi komiseri rahatsız etmeye başlıyor. Yönetmen, komiser Ayhan’ın kendine itiraf edemediği ve söyleyemediği şeyleri Karadayı’nın ağzından dile getiriyor. Kimi zaman bir av hikâyesiyle, tutuklamak yerine infaz ettiği canları hatırlatarak, kimi zaman da bir Pers kralının hikâyesiyle, devletlerin ve hükümdarların güce tapınmalarının ardındaki korkaklık ve acizliği ima ederek yapıyor bunu. Film bu anlarda didaktik bir yola sapmadan devlet şiddetine dair politik bir eleştiri hattı kurmayı başarıyor. Komiserle Karadayı arasındaki kestirilebilir bağlantının bir plot twist’le tescillendiği final sekansı ise bütün bu kabusların, huzursuzlukların ve vicdani sorgulamaların asıl sebebinin Ayhan komiserin de faili olduğu devletin kör şiddetinin dönüp dolaşıp kendi ailesine yönelmesi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Böylece yönetmen, beyaz torosların ön koltuğunda oturanların devlet adına icra ettikleri şiddetin kendi yakınlarına uğramadıkça bir vicdan muhasebesine konu olamayacağını ima etmiş oluyor.

Gelincik filmi, komiser Ayhan’ın kişisel geçmişinden 90’ların kolektif hafızasına doğru yol katederek devlet şiddetinin gaddar icracılarının dünyasını korku filmi estetiğinde sergiliyor. Yönetmen Orçun Benli’nin her an her şeyin olabileceği hissi veren, tekinsiz, karanlık bir atmosfer yaratmadaki becerisi komiser ve Karadayı karakterleri arasındaki psikolojik çatışmayla birleşerek seyirciyi sıkmayan bir gerilimin içinde tutmayı başarıyor. Gelincik, anlatmaya niyetlendiği konunun politik sorumluluklarının altından tam anlamıyla kalkabilmiş değilse de özellikle meselesine didaktik olmayan yaklaşımı ve bir Amerikan bağımsızı gibi kurulmuş biçimiyle şüphesiz sinemamızda daha çok görmek isteyeceğimiz örneklerden biri.

Puanlama

6.5

6.5
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Burak Yılmaz 1990 yılında Denizli’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji bölümünden mezun oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra aynı bölümde doktoraya başladı. Deleuze’ün de teşhis ettiği üzere, sinema aracılığıyla kendine bir yer-yurt arama çabası içindedir.

Bir Cevap Yazın