Ana Sayfa İnceleme Mandariinid (2013): Savaşın Anlamsızlığının Oluşturduğu Kara Delik

Mandariinid (2013): Savaşın Anlamsızlığının Oluşturduğu Kara Delik

Mandariinid (2013): Savaşın Anlamsızlığının Oluşturduğu Kara Delik
0

Yeryüzündeki tüm savaşların kaynağının, mülkiyet, egemenlik ve daha fazla toprak kazanmakla birlikte; eyleme dönüşen her yıkımın muhakkak anakronik değil tarihsel boyutunu da korumaya çalışan bir olgu olduğu gerçeğidir. Salt sınıfsal ayrımlar, maddi kazanım ya da mülkiyet arzusu veya egemenlik sınırlarının genişlemesi savaşların kaynağı olabilecek kadar basit değildir.

Toplulukları etkilemeyi başarmış ve başarı sırının altında vahşi iç güdülerini zaman zaman dışavurmakta çekinmemiş liderler, yarattıkları toplumların içlerindeki vahşiliği de sergilemekten çekinmemişlerdir.

İktidarlar; savaşı, korkuyu, yıkımı ve öfkeyi her zaman barış gibi bir düşmanın karşısında diri tutmak isterler. Tabu olarak aşıladıkları bayrak, ülke sınırı, şehadet gibi kavramları kullanamayan erk iktidarların toplumla özdeşleşmesi artık imkansız hale gelmiştir. Toprak artık anlamını yitirir ve kutsallaşır.


Toprak kavramı, ilk uygarlıklardan bu yana kutsaldır. İnsanları hayatta tutan, onlara besinler veren “doğa anadır”. Yaşamlarını sürdürdükleri, varlıklarını özdeşleştirdikleri alanlarıdır. Doğayı diri tutan bir tanrıdır… Bu gerçek iktidarları, kapital düzenin emektarlarını ve sermaye sahiplerini oldukça rahatsız etmiştir. Böylesine kutsal sayılan bir kavram; nasıl olur da sadece besleyici ya da hayat sağlayıcı olmaktan alıkonularak vahşi bir canavara dönüştürülür düşüncesi iktidarları harekete geçirmiştir. İlk kabilelerden, günümüzün cumhuriyetlerine kadar, hepimizi besleyen kutsallığa ihanet etmek de gecikmemiştir. Nietszche’nin dediği gibi, Tanrı ölmüştür. Onu hepimiz öldürmüşüzdür. Anlamını kitlelerin yok ettiği her şey gibi, toprak da artık sanayileşmenin, iktidar hırsının ve ölümcül savaşların bir aracından ibarettir.

Zara Urushadze, 2013 Estonya-Gürcistan yapımı Mandariinid (Mandalinalar) filminde de, insanlara sağladığı nimetlerle; insanların birbirine kıyıma uğratmaya çalıştığı diyalektik bir köprü olan topraktan bahseder.

“Soğuk Savaş” adı verilen, fakat SSCB’nin gayet sıcak, canlı ve kanlı bir şekilde Kafkasya’ya hissettirdiği yıllarda, savaşın getirdiği tüm felaketlerin yüzüne yansıdığı, günlük rutin işleriyle terkedilmiş Abhazya köyünde, inzivasında huzur bulmaya çalışan köylü Ivo’yu görürüz. Hümanistliğyle birbirine düşman bir Çeçen ve Gürcü’nün fiziksel savaşlarını bitirmek için onların yaralarını komşusu Margus ile birlikte sarar. Fiziksel yaraları elbette iyileşecektir, fakat Ivo’nun esas amacı hem Çeçen Ahmed’in hem de Gürcü Nika’nın tinsel yaralarını sarmaktır.


Çeçen Ahmed, henüz çatışmaya girmeden ve yaralanmadan önce, erzak ve yiyecek istediği yaşlı İvo’ya “senin gibi erkeklerin yaşlanmasına üzülüyorum.” der. Burada yaşlanmak kavramı herkes için aynı değildir. Ivo, bir süre sonra hem ruhen, hem de fiziken kendisinden çok daha yaşlı olarak bulacağı Ahmed’den duymuştur bu sözleri. Burada karma devreye girer. Ivo’nun ve komşusu Margus’un gece gündüz demeden, yaşlı bir adammış gibi baktıkları Ahmed ile adeta zamanda kayma ortaya çıkmıştır. Ivo’nun yaşlılığı Ahmed’in gençliğine, Ahmed’in genliği ise Ivo’nun yaşlılığı olarak ayrı ayrı bedenlerinde vuku bulmuştur. 

Kaderci bir anlayışa sahip olan Ivo, sinemanın da büyük bir aldatmaca olduğunu söyler. Çatışma esnasında hasar alan minibüsü yok etmeye çalıştıkları sahnede bunu dile getirir. Bu sahne aslında filmin anatemasını da gösterir, kısaca bir sekanstır. Kadercilik ya da determinizm, hayat akışının ortasında insanların egolarının ya da hırslarının yok edemeyeceği, sadece zarar verebileceği ve daha kötüsü bunu tutkuyla yapabileceği bir yaklaşımdır aslında. İvo da bunu bakışlarıyla, söylemleriyle ve öğütleriyle hem Ahmed’e hem de Nika’ya defalarca sezdirmeye çalışır. Hümanizmle determinizmin kesiştiği küçük bir kulübede, kaderlerini paylaşırlar artık.

Margus, amaçlarıyla hayata tutunmaya çalışan bir karakterdir. Hayata tutunmasını sağlayan mandalinalarıdır, ve bir süre sonra onları da bırakıp gidecektir. Margus için mandalinalar geçim kaynağı ve onun köyden Estonya’ya dönmesini sağlayacak kadar önemsizdir aslında. Gözü gibi baktığı mandalinalarını yitirdiğinde ise, asıl yitirdiği şeyin mandalinalar değil içindeki o amaç olduğunu görürüz. Oysa komşusu Ivo için mandalinalar daha kutsaldır. Toprağın verdiği mandalinalar, toprak uğruna olan savaşın saçmalığını düşündürür ona. Oğlunu da gereksiz ve anlamsız bir savaşta kaybeden Ivo, mandalina bahçesi anlamsız bir savaşın ortasında yok olduğunda Margus’tan daha da fazla üzülmüştür belki de.

Gürcü ve Çeçen’in savaşı, sadece toprak uğruna değildir yukarıda anlatılanlar gibi. Savaş artık insanları ırklarına, anaçlarına ve örflerine göre de ayırır. Bir Gürcü’nün gözünde bir Çeçen, cahildir. Savaşmayı da bilmez. Savaşsa da, tarih bilgisi yoktur. Ahmed’i sürekli bu şekilde aşağılayan Nika da, Ahmed’ten farklı cevaplar almaz. Çeçenlerin adeta savaşmak için var olduklarını ve ona bunu ıspat edebileceğini de sürekli olarak söyler. Ivo’nun Ahmed’i Nika’yı öldürmekten vazgeçirmeye çalışması da zamanla başarıyla sonuçlanacaktır. Ivo’nun kaçırdığı ise; onların bunun nasihatla değil hayatın gerçekleriyle yüzleştiklerinde anlayacak olmalarıdır ve nitekim de öyle olur. Birbirine düşman iki adam, Ahmed’in kendi soydaşları tarafından kurşuna dizildiği anla beraber iki dosta dönüşür. 

İkisi de artık savaşın anlamsızlığı ve gereksizliğini anlamışlardır fakat çok geçtir. 

Margus yaşam için kadeh kaldırmıştır fakat kendisi ölmüştür. Ivo’nun dediği gibi hem Ahmed hem de Nika, ölümün çocuklarıdır. Tıpkı kendi oğlunu da bir zamanlar gereksiz ve saçma bir savaşta yitiren Ivo da, ölümün ta kendisidir. Çünkü onun çocuğu da ölümün çocuğudur. 

Coğrafya’nın kader sayıldığı Abhazya‘da, ölümler de yaşamlar da insan zihninde belirir nihayet. Hüzünlü bir müzik, savaşın getirdiği yitirmelerin ne kadar da çaresiz bir kayıp olduğunu gösterir. Bunu anlamak zordur. Tüm savaşları da Malaparte‘nin Kaputt kitabında yazdığı gibi sinekler kazanmıştır.

Sefa Demirocak Sinemaya olan ilgim, felsefe ve edebiyata olan ilgimle başladı yaklaşık 10 yıl önce. Özellikle sanat filmlerinin muhakkak pek çok filozofun fikirleriyle bütünleşerek oluştuğunu anladım. Yönetmenler kadar pek çok filozof ve yazarın da sinemaya katkı sağladığını görünce bu görsel sanatı hayatımın büyük bir kısmı haline getirdim. Her filmin kimliğimizi oluşturan bir parçası olduğunu anladığımdan beri filmleri bu gözle izliyorum.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir