Ana Sayfa İnceleme Tanin no kao (1966): Kendisiyle Yüzleşmeyenler ve Maske Sorunsalı

Tanin no kao (1966): Kendisiyle Yüzleşmeyenler ve Maske Sorunsalı

Tanin no kao (1966): Kendisiyle Yüzleşmeyenler ve Maske Sorunsalı
0
Fenomenoloji, dış dünyanın ve bizim duyularımız aracılığıyla algılayabileceğimiz gerçeklikleri ifade eder felsefede. Algıladığımız sürece gerçekleştiğini varsaydığımız – kişiliklerimiz dair – her şey fenomendir. Algılayış ve anlamlandırma da yine insan zihninden geçen bir süreçtir. Fenomenolojide fiziksel dünya izafidir. Herkesin aynı şekilde anlamlandırabileceği bir dünya mevcut değildir ve her birey gerek dünyanın gerek evrenin ontolojik durumunu kendisi belirler. Sınırların kaldırıldığı, anlamın tamamen yıkıldığı her şey gerçektir. Varlık felsefesinin temel sorunlarından biri olan “algı” konusunu derinlemesine irdeler. Çok bilindik olan “Bu sandalyenin burada olmadığını kanıtlayınız.” sualinin bir cevabıdır adeta. Arkamızı döndüğümüzde görmediğimiz o sandalye artık yoktur ve algılamadığımız her şey sadece hatıra olarak kalır. Anı olarak kalan da varlığını hissettirir fiziken var olmasa da. Bu sebeple gerçek kimliklerimizin dahi toplumun algıladığı seviyeyle var olduğunu düşünmemiz bir paradoksa sonuç açar. Kim olduğumuz ve hatta “neden” var olduğumuz toplumun algı seviyesinde sadece bir hatıradır. Oysa kendi yaklaşımımız ile kim olduğumuz veya neden var olduğumuzun ucu sonsuz dehlizlerde yürümeye devam edecek bir çift ayaktır ve prangalarının sınırlarını dahi biz çizmişizdir. O prangalar algılarımız kadar düşüncelerimizdir de ve kendi benliklerimiz hiçbir zaman mevcut şartlarla belirlenemez.

Hegel, “Aklın Fenomenolojisi” adlı eserinde fenomen kavramını duyular ve sezgiler tarafından algılanan her şey şeklinde tanımlar. Tinin Görgübilimi adlı eserinde de varlığın, fenomenoloji içinde yer alabilmesi için fiziken var olması şartının olmadığını parmak basmıştır. Modern fenomenolojik ontolojistler Heidegger ve Sartre ise aksine, fenomenin gerçek olduğunu söyler. Sartre, özün türevsel olduğunu savunmuş ve varoluşun özden evvel geldiğini belirtmiştir. Fenomen gerçektir ilkesine göre özü yine biz oluştururuz ve bu türevlere bağlıdır. Özünden kopuk ve özünü arayan tabula rasaların (boş levha) özün tamamen olmadığını da belirten bir düşüncesi olduğunu savunamayız. Sonuç olarak insan özünden tamamen uzak bir şekilde dünyaya bırakılmış, anlamını arayan ve nihayetinde anlam kazanan bir yaratıktır. Hegel‘in tinin görüngü bilimi felsefesine göre, var olan özü hissetmek yerine bulmak; varoluşun da görüngü ya da imaj mı yoksa düşünce çerçevesinde ortaya çıktığı üzerinde ışık tutar. Aynı şekilde Nietszche‘nin, Platon‘un görüntüyü yok saymış olduğu eleştirisi de bu bağlamda ele alındığında; modern dönemin filozoflarıyla eski kuşak filozofların varlık dogmalarını nasıl ele aldığı konusunda fikir yürütebiliriz.


Fenomenol dünyanın geçici olduğunu ve er ya da geç hatıralarla kalabildiğini gördüğümüz bir yaşamda, neyin ne kadar gerçek olduğu da tartışmaya açıktır. Buna kişiliklerimiz de dahildir ve yok olduğumuz sürece somut gerçekliğimiz de fenomen kavramında paradoks olarak kalmaya devam edecektir özetle.

1966 yapımı, Kobo Abe’nin aynı isimli romanından uyarlanan Tanin o Kao (Başkasının Yüzü) adlı filmde, bir iş kazası sonucu yüzüyle birlikte hayata olan tutkusunu da kaybetmiş bir adamın yaşamını izleriz. Filmin başında ana karakterden önce, onu tedavi eden psikiyatristin kısa bir konuşmasını dinleriz.

“Aşağılık kompleksleri zihinde boşluk açar, ben de o boşlukları doldururum.”

Psikiyatrist bu tedavi yöntemiyle aslında hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini de ifade etmiştir. Boşluk doldurarak ancak hisleri değiştirebilir fakat gerçeği hiçbir zaman örtemeyecektir de. Gerçeğe baktığımızda, bir şekilde yüzünü yitirmiş bir adam görürüz ve artık hayatı eskisi gibi olmayacaktır.

Eşinin ona yanaşmamasından, patronu ve onun sekreterinin her ne kadar onun bir problemi olmadığını belli ederek ona acımasından ve sokaktaki insanların bile onu ucube gibi görmesinden dolayı kendi iç dünyasına hapsolarak her şeye aşırı tepki gösteren karakter bu değişiminin baki kalacağını anlamıştır. Oysa değişimi yine kendisi gerçekleştirecek potansiyeldedir ve bunun farkına varmaz. Kendi gerçeklerine hapsolma yöntemini seçmektedir an ve an. Onun eksik yönü, gerçeklerle yüzleşmek ve determinist bir yaklaşımla gerçekleri kabul etmeme durumudur. Eğer gerçekleri kabul eden bir karakter izlemiş olsaydık, şüphesiz gerçekleri yönetecek ve onları hapsedebilecek olan da o karakter olacaktı.

Ana karakterimiz olan Bay Okuyama, topluma tekrar karışmak, eşini baştan çıkarabilmek ve sosyalleşmek için bir maske ister psikiyatristinden. Sıra dışı bir maske yapılır kendisine ve bu maskeyle eskisinden çok daha iyi bir fiziksel görünüşe kavuşur. Fakat bu maske onun gerçekleri örtmesine ve onu ele geçirmesine sebep olacak bir aygıttır aslında ve bunu fark etmesi uzun zaman alacaktır. Bay Okuyama’nın anlayamadığı nokta şudur ki; görünüş kişiliği değil, kişilik görünüşü oluşturur. Görünüşün kişiliği oluşturduğu düşüncesine kapılan Okuyama çok geçmeden maske tarafından da ele geçirilmiş ve adeta ruhu şeytan tarafından zapt edilmiş bir hasta haline gelecektir.

Gerçekleri savuruşturup duran bu maske sadece erteler. Oysa gerçekler hep aynıdır ve duygularının, düşüncelerinin, sesinin değiştiğini düşünen Okuyama kendi benliğinden kaçamamaktadır. Kendi benliğinden kaçamayan Okuyama’nın kişiliği de artık önemsiz hale gelir ve nefes alan, yemek yiyen, düşünen, tat alan, sevişen artık o maskedir. Sığındığı maske, bir anlaşma yaparak yüzüyle ruhunu değiştirme transmisyonuna olanak sağlamıştır sadece. Determinizm kapsamında gerçeklerle mücadele etmeyen ve hayat akışına kendi fenomenololjisini sığdıran Okuyama artık gerçekliğin çok ötesinde, bir düşüne sisteminin içinde sıkışıp kalmıştır. Kendi varlığını hissedemeyen Okuyama, maskenin yaşantısına göre hareket eden bir bedendir artık. Bu beden hiçliğin en karanlık zamanına gitmiş, geriye ise gerçekleri örten bir maske kalmıştır. Okuyama maskeyle tanışmadan evvel;”


Medeniyet ışığa muhtaç. Gece bile. Yüzü olmayan bir adam ise karanlığın dünyaya egemen olduğu zaman kendini özgür hisseder. Açığa çıkmış balıklar bu yüzden komiktir.” diyerek; aslında kendini farkındalığını çoktan ortaya koymuştu. Karanlığın ve izole yaşamın onu garip bir şekilde özgürleştirebildiğini hisseden Okuyama, özgürlüğü dışarıda arar bir süre sonra. Bu sefer de maske vasıtasıyla, özgürlüğün esiri haline gelmiştir. Yüzünün kapanmasıyla ruhunun da çürüdüğünü düşünür, oysa yüzünün gerçekleri örtüldüğü vakit o çürüme başlamaktadır. Sargı bezi onun varlığını tastamam hissettirirken, fiziki görünüşünü estetik hale getiren maske ise varlığını alıp götürmüştür ondan. Daimi yalnızlığı normalleşmiş, çağın hastalığı olan yalnızlığından da utanmayacak duruma gelmiştir tıpkı psikiyatristinin de ona söylediği gibi.

Sonuç olarak, maske kendi hayatını yaşamaya başlamıştır ve gerçekten de kişilik görünüşü değiştirmediği sürece, görünüş kişiliği değiştirmektedir.

“Maskelerini takıp yalanlarına sığınarak kendi mezarını kazanlara ithafen.”
Sefa Demirocak Sinemaya olan ilgim, felsefe ve edebiyata olan ilgimle başladı yaklaşık 10 yıl önce. Özellikle sanat filmlerinin muhakkak pek çok filozofun fikirleriyle bütünleşerek oluştuğunu anladım. Yönetmenler kadar pek çok filozof ve yazarın da sinemaya katkı sağladığını görünce bu görsel sanatı hayatımın büyük bir kısmı haline getirdim. Her filmin kimliğimizi oluşturan bir parçası olduğunu anladığımdan beri filmleri bu gözle izliyorum.

Bir Cevap Yazın