Ana Sayfa İnceleme First Cow (2019): Bozuk Süt

First Cow (2019): Bozuk Süt

First Cow (2019): Bozuk Süt 7.5
0

‘’Kuşa bir yuva, örümceğe bir ağ, insana dostluk.’’

William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği adlı eserinin “Cehennem Meselleri” kısmından yapılan yukarıdaki alıntı, Kelly Reichardt‘ın 70. Berlin Film Festivali’nde ana yarışmada yer alan First Cow filminin açılışında karşılıyor izleyenlerini. Reichardt’ın sinemasında nostaljik bir yolculuğa çıkan yapıt, iki dost üzerinden, yönetmenin alışıldık nahif diliyle kurduğu anlatısını; kapitalizm ve erkeklik mefhumlarına en yalın halleriyle dokundurmakta. Filmin senaryosunu, daha önceki birçok projede beraber çalıştığı Jonathan Raymond’la, yine Raymond’ın kaleme aldığı The Half-Life kitabından uyarlayan Reichardt; öyküsü için bir kez daha Oregon’ı mesken edinmekte.

Amerika’da altına hücum hareketi ve İç Savaş gibi büyük olayların yaşandığı 19. yüzyılda, döneme dair büyük ses getiren meseleleri ele almak yerine; neredeyse her zaman yaptığı gibi kenarda kalanların hayatına odaklanan Reichardt, Cookie (John Magaro) ve King-Lu (Orion Lee) vasıtasıyla adeta bir mikro tarih çalışması ortaya koyuyor. Yaşamak ve ölmek arasındaki sınırın epeyce silikleştiği coğrafyada, bu ikili üzerinden döneme birçok farklı açıdan bakmak mümkün. Amerika’nın göçlerle dolu geçmişinde birliktelik kurmuş farklı coğrafya insanlarının oluşturduğu bütünlük, Çinli gezgin King-Lu ve onun, bu toprakların oraya gelen insanlar için ne anlam ifade ettiğine dair cümlelerinde kendini ifade ediyor.

Cookie ve King-Lu’nun diyaloglarını ve karakter çatışmalarını ele aldığımızda, Reichardt’ın ilk dönem filmlerinden Old Joy (2006)’un akla gelmesi pek mümkün. Çok farklı karakterlere sahip iki eski dostun aralarındaki buzları erittiği kısa bir orman yolculuğunu konu alan film, Bush döneminde (2001-2009) kutuplaşan Amerikan toplumunu yine bu iki zıt karakter üzerinden resmediyordu. Kendi felsefi söylemleri üzerine uzun monologlar kuran Kurt (Will Oldham) ve onu ifadesizce dinleyen Mark (Daniel London); nasıl daha çok para kazanabilecekleri üzerine uzun uzun konuşan King-Lu ve yine onu pek konuyla alakadar olmayarak dinleyen Cookie’nin, 2000’ler Amerikası’na tenasüh olmuş hâlleri gibi adeta. Reichardt’ın bir diğer filmi Meek’s Cutoff (2010) ise filme, biçimi ve kurduğu western atmosferi ile paralellik kurmakta. Feminist dokusunu yavaş sinemanın dinamikleriyle bütünleştiren yapıt, öteki kavramına patriarkal bakışı alaşağı ederek yaklaşıyordu.

Kapitalizmin en önemli sütunlarından Amerika’da, bu kapitalist anlayışın getirdiği sınıf tabakalaşması, Protestanlığın da etkisiyle, toplumsal cinsiyet kavramı bakımından da net ayrımlara vesile olmakta. Filmde rastladığımız son derece kaba erkek figürlerinden, sürekli bir erkeğin nasıl olması gerektiğine dair cümleler duyarken; Cookie’nin filmdeki mevcudiyeti buna bir antitez oluşturuyor. Sadece lezzetli kurabiyeler yapmak isteyen ve çevresinde olup bitenlere edilgen kalan Cookie’nin erillikten azade duruşu, her gün daha çok kazanmak isteyen ve büyük bir mücadele içindeki hemcinslerinden oldukça farklı bir noktada konumlanıyor. King-Lu’nun etnik kimliği ve Cookie’nin genel tavırlarıyla içinde bulundukları toplumda öteki hâline gelmeleri, toplumun itilen tarafında bir aradalıklarını daha kolay hâle getiriyor denilebilir. Fakat sistemin, onun metası haline gelen insan da dahil her şeyi tüketir yapısı, bu bozuk sistemde birlikte iş yapabilme ülküsüne de geçit vermiyor. Yapıtlarında her zaman bulunduğu dönemin politik iklimiyle bağ kuran Reichardt’ın, gitgide daha da köşelerine çekilen Amerikan toplumunun kozmopolit yapısını, yüzlerde gezinen kamerasıyla hatırlatır nitelikteki yakın çekimleri; yönetmenin ilk dönemi kadar güçlü bir dil ortaya koymasa da hatırı sayılır bir tavır takınıyor.

Bilindiği üzere kapitalizmde tek seferde elde edilen kâr değil, sürekli üzerine koyarak daha da büyümek isteyen kâr sağlama isteği esastır. Filmde bölgeye gelen ilk inek (veya bölge halkının isimlendirmesiyle yavaş geyik¹) ve Cookie’nin aşçılık yetenekleri ile King-Lu’nun para kazanma konusundaki istekli hâli bir araya gelip; bu sistemin ufak dişlilerine dair küçük bir model ortaya koyuyor. Fakat bir makine olarak düşünebileceğimiz bu sistemi tek çarkla çalıştırmak mümkün değil. Daha büyük çarkların ve ara parçaların mevcudiyetini zorunlu kılan yapı; tek başına bir şeyler yapmak isteyen öteki için de kapıları kapalı tutuyor. Üretim araçlarının sahibi olmak sürdürülebilirlik için zorunlu hale geliyor. Her gece bölgenin en zengin ismi Şef Factor (Toby Jones)’ın ineğinden gizlice süt sağıp bu sütü çörekler yaparak kazanca dönüştüren ikili, pazarda gördükleri yoğun ilgiye her seferinde ‘’yarın daha fazlası olacak’’ cevabını vererek kendi sonlarına giden yolu da kısaltmış oluyorlar. Tahakküm altında, sütü adına herkes tarafından sömürülen inek (Evie), türcülük ve sömürü sisteminin nasıl entegre olduğuna dair okuma yapma fırsatı sunuyor. Gerek Cookie ve King-Lu gerekse de sahibi olan Şef Factor tarafından bir çeşit araç olarak görülen Evie, sömürü piramidinin tabanını oluşturuyor. Bu piramidin üstüne doğru çıktıkça da Evie’ye, sırasıyla artan gelirleriyle insanlar ekleniyor. Evie ve onun üzerinden işleyen kazanç sistemi, daha fazlasını arzulama ve gitgide tükenme şeklinde vuku buluyor. King-Lu’nun da belirttiği gibi zamanla daha çok ineğin gelmesiyle kendilerine olan talebin azalacağı düşüncesi de bunu bir yönüyle tetikliyor. Kapitalizmin doğurduğu rekabet dürtüsü, daha fazla riske ve her risk de daha büyüğünün alınacağı yeni günlere kucak açıyor. Soyulduğunu fark etmeyen, hatta evine kadar kendisi için çalıştığını zannettiği hırsızı sokan zengin modeli ise farkındalığını yitirmiş ve kazandıkça bir anlamda körleşmiş kişi temsilini sunuyor. Böylesi ebleh bir figürün sahip oldukları ve ‘’hükmettiği’’ insanlar düşünüldüğünde, burjuvazi bir nevi kendi parodisini üretiyor.

Reichardt’ın yavaş sineması düşünüldüğünde, yapıtın muhteviyatı bu anlayışla büyük bir uyum yakalıyor. Doğa unsurlarının sinemasında büyük yer edindiği yönetmen, ana akımdan uzak ritim duygusunu; müziğin, kamera hareketlerinin ve her bir kesmenin bir akışın içinde oldukça durağan şekilde aktığı bir bütünlükte cisimleştiriyor. 1.37:1 görüntü formatının minimalist dokuyu beslediği yapıt, William Tyler’ın folklorik besteleriyle western olgusunu hissettirmekte. Yönetmenin sinemasında aşina olunan isimlerden Christopher Blauvelt’in kamerası doğallık anlayışından bir an olsun ayrılmıyor. Filmin genel görünümü ve tonu için Blauvelt ile çekimlere başlamadan önce, Ugetsu (Kenji Mizoguchi, 1953) ve Apu Üçlemesi (Satyajit Ray) gibi gecekondu-baraka tipi evlerden oluşan mahalleleri içeren filmleri tekrar gözden geçirdiklerini belirten Reichardt, özellikle eski Batı çizimlerinde uzmanlaşmış Frederic Remington’ın resimlerindeki renk paletlerinin de filmin görselliği için yardımcı olduğunu söylüyor.²

First Cow, Amerikan toplumunun geçmişine yönelik bakış atarken, farklı bireysel hayaller peşindeki karakterleri samimi bir öyküde kesiştiren; Reichardt’ın da sinema yapma motivasyonundaki kararlılığını ortaya koyan bir eser. Günümüz toplumunun sinema ve diğer sanat kollarının yapıtlarını hızla tükettiği ve yapıtların da festivallerden dahi daha tüketilebilir olmaları yönünde dayatmalara maruz kaldığı son zamanlarda, Reichardt’ın bu anlayışa direngen tavrı ayrıca takdir edilesi.

1: Filmin adının ilk olarak Slow Elk olması düşünülüyordu.

2: Referans için bakınız: https://www.fif-85.com/fr/upload/DOSSIER%20PRESSE%202020/FIRST-COW.pdf

Puanlama

7.5

7.5
Kullanıcı Oyu: ( 3 oylar ) 7.6

Salih Alp Gökçek 16.08.1993 İzmir/Karşıyaka doğumlu. Küçüklüğünden beri çeşitli şehirlerde yaşadıktan sonra, şu an ikamet ettiği Malatya’ya geldi. Bu süreçlerde ise sinemaya olan ilgisi hep arttı, özellikle Avrupa Sineması üzerine ilgili. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitimine devam ediyor.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir