Ana Sayfa İnceleme Nymphomaniac Vol.I (2013): Tarkovsky’e Bir Sitem Olarak Cinselliğin ve Şiddetin Felsefi Anatomisi

Nymphomaniac Vol.I (2013): Tarkovsky’e Bir Sitem Olarak Cinselliğin ve Şiddetin Felsefi Anatomisi

Nymphomaniac Vol.I (2013): Tarkovsky’e Bir Sitem Olarak Cinselliğin ve Şiddetin Felsefi Anatomisi
0
Bu yazıda, Lars von Trier‘in Depresyon Üçlemesi‘nin son ve en güçlü ayağı olan Nymphomaniac hakkında 2.izleyişinde fikirleri değişmiş, başyapıt olduğunu fark etmiş bir yazarın hezeyanını okuyacaksınız.

Bundan 3 yıl önce ilk izlediğimde muhtemelen sinemaya bakışı tam oturmamış nispi bir sinemasever olarak maalesef genelin yakışıksız “porno”  ithamlarına kapılıp o dönem hak ettiği değeri vermemişim. Elbette porno falan değil, üstelik kültürel olarak Trier’in en dolu filmi. Hem edebi, hem müzikal, hem sinematik, en çok da felsefik anlamda bir nevi ‘kadın ruhu’ el kitabı. İki zıt ama aslında benzer karakter üzerinden toplumun iki farklı kesiminin bir nevi âşık atışması şeklinde irdeleyen müthiş derin bir klasik. Belirli tabu ve algıları, muhafazakârlığı, hedonizmi, mazoşizm, sadizmi ve daha birçok “izm”i sorgulatma amacı güdüyor. Bu filmde herkes var. Siz Seligman mısınız, yoksa Joe mi?

Buyrun incelemeye başlayalım. 

Seligman’ın evinin duvarında asılı olan olta iğnesinin Joe’yi meraklandırması üzerine, bir objenin izinde hikayemizin temelleri atılıyor. Balık avlamak… Balıklar > erkekler, olta iğnesi > cinsellik, avlanan > kadın. İnsanlığın belki de temeli olan cinsellik ve şiddet üzerinden filme hızlıca bir giriş yapıyoruz. Seligman, olta ile balıkların nasıl tutulacağını anlatıyor, keza Joe’de. Joe bambaşka bir perspektiften anlatıyor. Tarkovsky‘e atıflar yosun sekansının yanı sıra Solaris‘de de duyduğumuz Bach‘ın ‘The Little Organ’ eseriyle başlıyor. Solaris’de de bir varoluş sıkıntısı ve yaşamın anlamını çözmeye çalışan bir birey ele alınır, Nymphomaniac’ta da. Tabi yine çok farklı bir perspektiften.

Joe, Seligman’a çocukluğunu ve ailesini anlatırken konuşmanın başında kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu söyler Joe, günbatımından daha fazlasını istediğini, o muazzam renklere rağmen sadece onunla yetinmesinin mümkün olmadığını söyler. Onun isteği büyüleyiciliktir, bu nedenle ilişkilerinde de hiçbir zaman yetinemediğini, aradığını bulamadığını öğreniriz. Bunun ardından dindeki “günah” kavramına bir atıfta bulunur ve bunun hayattaki “en anlayışsız” şey olduğunu söyler Joe. Seligman da bu görüşüne katılır. Bu günah kavramı filmin temellerinden biridir, çünkü “olması gereken”in dışında olan ve sürekli bu kavramı sözde ihlal eden bir nemfomanın hayatını anlamamız için bu kavram hakkında derin düşünmemiz, “olması gereken”in ve savabın ne olduğunu düşünmemiz gerekir. Tanrı’nın emriyle nemfomani hastalığına yakalanmış bir nemfomanın girdiği ilişkiler, yaptığı zevke ve tamamen içindeki tutkuyu bastırmaya dayalı gelgeç seksler günah mıdır düşünmemiz gerekir. Trier, belki de bunu tartıp mukayese etmemiz için, Joe’nin babasının küçükken ona anlattığı bir hikayeyi bizlere anlatır. Joe’nin çocukken babasıyla ormanda yaptığı yürüyüş sırasında babasının dişbudak ağacını gösterip hikâyesini anlatmasının altı tekrar tekrar çizilir. Hikâyeye göre en son yaratılan ağaç olan dişbudak, diğer bütün ağaçlarca kıskanılır ve onun en güzel ağaç olmasını hiçbir ağaç kabullenemez. Kış geldiği zaman yaprakları dökülen ve böylece gövdesi çırılçıplak ortaya çıkan dişbudağın gövdesinde kara tomurcuklar vardır. İşte bunu gördükten sonra diğer ağaçlar gülüp, dişbudakla dalga geçmeye başlarlar çünkü aslında dişbudak o kadar da mükemmel değildir, ortaya çıkan kara tomurcuklar belki de gerçek dişbudağı göstermiştir. Şeytan, Adem ve Havva’nın mükemmelliğini kıskanıp isyan eder ancak onları ‘günah’a itip kara tomurcuklarını ortaya çıkarttığında gülüp dalga geçer. Mükemmel diye bir kavram yoktur. Özellikle milenyum çağında ‘güzellik’ diye bir kavram yoktur. En güzeller bile makyajları silindiğinde kara tomurcukları ortaya çıkar, özleri işte oradadır. Kara tomurcuklar insanın zaafları, günahlarıdır. Ne kadar güzel olursa olsun vakti geldiğinde tüm güzelliği ve mükemmelliği bu kara tomurcuklarla ile yok olur. Bu kara tomurcuklar, günahlar her varlıkta bulunur. İnsanın özü de ‘günah’tır. İnsan yaratılmamıştır ancak üç şeyden meydana gelmiştir. ‘Cinsellik’, ‘şiddet’ ve ‘melankoli.’ İnsan cinsellikle doğar, şiddetle hayata tutunur ve melankoliyle hayata veda eder. Depresyon üçlemesinde Nymphomaniac cinselliği, Antichrist şiddeti, Melancholia ise melankoliyi temsil eder. 

Filmde mükemmelliğin olmadığına dair bir başka atıf da, Joe henüz on beş yaşındayken bekâretini kaybetme isteğiyle genç bir serseri olan Jerome’nin yanına gidip ilişkiye girdiklerinde görürüz. Joe hikâyesini anlatırken farklı iki şekilde Jerome ile toplamda sekiz kez birleşmeye girdiğini söyler ve ekranda 3 + 5 işlemini görürüz. Joe bu ilk cinsel deneyiminden memnun kalmaz ve acı çektiğini, bir daha asla böyle bir şey yapmak istemediğini tiksindiğini söyler, en azından o zaman için öyle düşünmüştür. İlk cinsel deneyimini ele alırken tasvir ettiği “patates çuvalı gibi bir köşeye fırlatılmak” deyimi önemlidir. Ona göre cinsel birleşme o zaman için böyle bir şeydir, ihtiyaç doğrultusunda hunharca kullanılmaktır. Film boyu Seligman’ın cinsellikten az etmediğini, bakir hatta aseksüel olduğunu ufak nüanslarla biliriz ancak neden öyle düşündüğünden tam olarak hiç bahsedilmez. Seligman anlatıcı olmadığı için bu detaylara girmeyiz, bunun yerine Trier zaman zaman Seligman’ı Joe’ni ağzından tarif eder, konuşturur. Joe’nin ilk cinselliğini patates çuvalı gibi kenara fırlatılmak, ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılmak olarak görmesi bir anlamda Seligman’ın perspektifidir.

Daha sonra Joe, arkadaşı “B” ile çıktığı tren yolculuğunu anlatmaya başlar. Bu yolculuk aslında bir iddiadır ve biletsiz binecekleri bu trende, en fazla erkekle yatan yolculuğun sonunda “çikolata” ile ödüllendirilecektir. İddia başlar, trene binerler ve uzun, dar koridorda salınarak yürümeye başlarlar. Amaçları, kendi kompartımanlarında bulunan erkekleri gözlerine kestirip bir şekilde onları cinsel ilişkiye çekerek kendilerine iddiada puan kazandırmaktır. Baştaki balık ve avlanma vurgusu işte burada karşımıza çıkıyor. Joe ve B koridorda yürürken, Seligman da, Joe’nun hikâyesine paralel olarak eşlik eder ve bunu tam da balık avlama üzerinden anlatmaya başlar. Av olan balıkların (erkeklerin) korunaklı yerlerde(kompartımanlarında), avcıların(Joe ve B) ise açıkta(koridorda) olduklarını belirtir. Bunun yanında en iyi avların ise, en iyi korunaklarda(VIP kompartımanı) olduğunu belirtir. Burada cinsellik ile balık avı arasındaki benzerlik, cinselliğin de avlanmakla aynı temelde olduğuna vurgu yapar ve avın nasıl ele geçirileceğine dâir konuşmaya devam eder; av tam da kendisini en korunaklı olduğu yerde hissettiği zaman yakalanır. Buna en iyi örnek yağmurun yağdığı zamanlardır. Yağmur yağdığında balıklar su yüzeyinden görünmediklerini sanarak rahatça hareket ederler ve bir avın(aslında yemin) peşinden daha rahat giderler. Böylece farkında olmadan av hâline gelirler. Onları avlamanın en temel iki yolundan biri böcek numarasıdır ve böcek eğer ortada rahatça gezdirilirse onları kendinize çekersiniz, koridorda yürümek gibi. Eğer bu numara işe yaramazsa, sanki suda boğulmak üzere olan bir böcek gibi davranarak balıkların kurtulamayacağınıza kesin olarak inanıp üzerinize saldırmasını beklersiniz. İşte bu da kompartımanlara girip, üzgün, soru soran, sessiz(boğulmak üzereymiş gibi davranan böcek) bir kadın olarak Joe ve B’nin erkekleri yani avları kendilerine çekme yöntemleridir. Bu yöntemle, en korunaklı yerlerde(VIP kompartımanlar) olanların bile avlanabilir. Sonuçta da arkadaşından geride olan Joe, VIP’deki adamı avlaması karşılığında fazladan beş puan alacağını duyup, bir paket çikolatayı elde etmenin tek yolunun buradan geçtiğini görerek VIP’deki mesafeli erkeği(balığı) avlamayı başarır. Adam bu yaptığına karşı çıkarken ve üzgünken, Joe ona olması gerekenin belki de bu olduğunu söyler ve kadere farklı bir perspektiften yorumunu katar. Sonuçta çikolatayı da kazanmış olur.

Biraz daha ilerledikten Seligman’ın insanları ikiye ayırdığına tanık oluruz. Tırnak kesişlerinden yola çıkarak insanların hayattaki durumlarına dair bir düşünce belirtir:
S: Hayatta insanları hangi elinin tırnaklarını kestiklerine göre sınıflandırıyorum, ben sağdan başlarım çoğu insan sol elinin tırnağını ilk keser. 
Yani bu kolaya kaçmaktır zorlukları bırakmaktır. Bu insanlar zevklerinin peşinden koşanlardır.
J: Eğer ilk sol elimin tırnaklarını kesersem geriye tek bir elim kalır doğal olarak o da en kolay kesilecek tırnaklarım olur.
S: Hiç böyle düşünmemiştim. Gerçekten öğrenmenin yaşı yokmuş. 
Seligman’a göre önce sol elinin tırnaklarını kesip ardından sağ eline yönelen insanlar zoru sona bırakan, kolayı önceden halleden tasasız insanlardır. Joe buna, zorun önce aşılması, eşiğin teke indirilmesi için önce sol elin tırnaklarının kesildiğinden, geriye kalan sağ elin de rahatça kesilebileceğine değinir, böylece zevki kişi kendisi yaratmış olur. Bir nemfoman olan Joe gibi. Seligman ve Joe’nin hayata temel bakış farklılığını ele alan konuşmalarından, bir metafora daha götürür Trier bizi. Joe hayatın varoşlarını temsil ediyor, kendini tüketerek yaşıyor hayatını. Her bağımlı gibi kontrolün kendinde olduğu varsayımıyla gitgide eriyor. Seligman ise entelektüel kesimi, burjuvayı temsil ediyor. Okudukları ile bakıyor dünyaya, analitik düşünce yapısına sahip, yaşıyor ama kendini sakınarak. İkili arasındaki diyalog ilerledikçe görüyoruz; Joe yaptıklarından dolayı kendini suçluyor ve Seligman’a entelektüele adeta meydan okuyor ‘Bu sefer beni nasıl aklayacaksın?’ bilgini ve empati yeteneğini bu sefer nasıl kullanacaksın dercesine ki, her seferinde bir açıklama buluyor Seligman, Joe adına. İşte bu noktada seçtiğimiz, kendimizi hissettiğimiz tarafta diyaloğa sokuyor bizi de. İnsan kendisiyle hesaplaşıyor. Joe’nin Seligman’a bu diyalog sonunda farklı bir bakış açısı kazandırması, varoşun da burjuvaya öğretebilecek bir şeyleri olduğunu gösteriyor. 

Joe’yi farklı erkeklerle cinsel ilişkideyken görürüz. Erkekler sürekli değişir, değişmeyen tek şey ise ilişki sonrası Joe’nun her birine onları mutlu edecek yalanlar söylemesidir; kimine ilk kez onunla orgazma ulaştığını söyler, kimine bunun ilk birleşmesi olduğunu söyler. Böylece tarih boyunca birçok erkeğin başına gelmiş olan cinsellikte iktidarı eline alarak genel iktidarı da eline aldığını sanan erkek sendromu oluşmuş olur. Erkeğin cinsel ilişki sonrası tepkisi kadından normal, sıradan bir şeymiş gibiymişcesiyken iktidarını okşayan sözleri duyduktan sonra mutlu olur, asıl manevi orgazma ulaşır. Erkeğin mutluluğu iktidârı altına almaktır.

Bu kısa sekanstan sonra Joe, arkadaşı B. ile Palahniuk romanlarındaki yer altı örgütlerine atıfta bulunan bir kulüpten bahseder: Küçük Yığın. Bu kulüpteki kadınların amacı olabildiğince fazla sayıda çok erkekle yatmak ancak aynı erkekle asla bir daha yatmamaktır. Böylece olabildiğince farklı erkekle olabildiğince çok cinsel ilişki yaşanmış olacak böylece de aşk kavramını yok etmiş olacaklardır. Örgütün temel derdi aşkı ortadan kaldırmak, onu yok etmektir. Aşkın var olduğundan değil, bunun gerçek olmadığını düşündüklerinden. Aşkın olmadığını kanıtlamak istemektedirler. Bunu da belirli bir melodi eşliğinde belirli sözleri tekrarlayarak ritüelleştirirler. Filmin posterindeki sloganda yer alan ‘Forget About Love’ gibi. Joe’nin anlattığı melodi, Seligman’ın dikkatini çeker. Bu melodinin, Orta Çağ’da müzikte kullanılması yasaklanan ve iblisin aralığı olarak tanımlanan si ile fa’nın perde aralığında olduğunu söyler. Kara tomurcuklar yeniden ortaya çıkar. Joe’ye göre aşk, kıskançlık ve şehvetin birleşimidir. “Aşk adına işlenen yüzlerce günaha karşılık, seks için tek günah işlenir.” diyerek aşka dair düşüncelerini en net şekilde ortaya koyar.

Bir süre sonra bu kulüp aşka mücadelesine karşı yenilip tarihe karışırken, hayata bir türlü tutunamayan Joe sonunda bir yerde düzenli bir şekilde çalışmaya karar verir ve bitiremediği tıpla alâkası olmamasına karşın bir sekreterlik işine başvurur. Tesâdüf eseri başvurduğu şirketin yöneticisi yıllar önce Joe’nun ilk cinsel deneyimini yaşadığı Jerome çıkar ve işe hemen kabul edilir. Jerome’nin bu kararı karşısında ona ilgisi olduğu belli olan diğer sekreter Liz, önceden iş deneyimsizliği sebebiyle işe alınmasına karşı çıktığı için mesafeli olduğu Joe’ye bu sefer Jerome üzerinde iktidar savaşımında da olarak rakip olur. Jerome de, Joe ile yaşadığı ilk deneyimi hatırlayarak asansörden birlikte inmekte oldukları anda Joe ile tekrar aynı şeyi yaşamak için asansörü durdurur kasten durdurur ancak Joe buna engel olur ve bunun uygun olmadığını artık her şeyin değiştiğini söyler. İktidârına güvenen sonsuz derecede güvenen erkek iktidârını kabul ettirememiş olur böylece ancak Joe’ye bundan sonra kötü davranarak iktidarını kabul ettirme yolunu denemeye başlamıştır. Yine de onu işten kovmaz çünkü bu Joe’nin Seligman’a da belirttiği gibi, onun yenilgisi anlamına gelir. Bu nedenle uygun anı beklemek için kabuğuna çekilir. İşte burada Trier‘e tarz ortaya çıkar ve uzun süre kötü davrandığı, umursamadığı Joe tarafından Jerome tekrar arzulanır hâle gelir. Burada biraz felsefenin derinine ineceğiz. Bu durumun felsefede tanımı Schopenhauer‘in tanımladığı şekilde “Karmaşık Prensip”tir. Nietzsche‘nin ilk akıl hocası olan Schopenhauer, Aşka ve Kadınlara Dâir adlı eserinde cinselliğin metafiziksel çizgide felsefesini diyalektiklerle tanımlarken, iki cinsin de birbirinde asıl aradığının soyunun devamı olduğunu ifade eder. Erkeğin ya da kadının karşı tarafta dikkat ettiği uzuv veya noktaların aslında içten içe soyun devamında soyda bulunmasını arzulaması içgüdüsüdür. İşte burada da Joe’nun Jerome’yi arzuladığı sırada diğer tüm erkeklerde hep ona ait kimi özellikleri düşünmesi, bir puzzle gibi her mastürbasyonda farklı kişilere ait Jerome’yi hatırlatan parçaları zihninde birleştirmesi, Trier’in bu film için fazlaca esinlendiği yazar Milan Kundera‘nın “Her insan rahme düştüğü anın kopyasıdır” sözünü desteklercesine bundan ileri gelir.

Bu kadar çok erkekle birlikte olmak sonuç olarak pek çok erkeğin de salt cinsel ilişkiden ziyâde ciddi bir ilişki arzulamasının temelinde Joe’ye yaklaşmak istemesine sebep olur. Derdi bu olmayan Joe ise bir şekilde kimilerini elerken kimilerine tekrar görünmeye karar verir. Bunu da zar atarak, şansa, başta kompartımanda yaşanırken atfını yaptığı “kader”e bırakarak yapar. Kaderin planı ise, varoluşun ilk gününden bu yana olduğu gibi farklıdır. Kendisine sonsuz bağlı olan bir erkekten kurtulmak için ona bahane olarak ailesini bir türlükendisi için terk edemediğini belirterek artık görüşmelerinin mantıksız olacağını söyler ve erkeği evden gönderir. Bu sefer ki balık, her zamankinden farklıdır ve iğneden kurtulur. Çocuklarını onun için terk ederek geri gelir. Trier, kadının erkekle olan iktidar savaşına bu kez ikinci bir kadını da ekler ve kadının kadınla olan iktidar savaşını kusursuz bir sekansta gösterir. Terk edilen kadından üç çocuğuyla birlikte Joe’nin evine gelir ve iktidarını kaybetmemek için herkesin gözünde küçük düşmek pahasına duygu sömürüsüne başvurur. Kaderin Joe’yi kıskaca alan planı bununla da kalmaz, bir sonraki erkek arkadaşı da Joe’nin evine gelir. Birlikte inanılmaz absürd bir yemek yenir ve iktidar savaşının galibinin her şeye rağmen Joe olduğunu tescillercesine, kadın evi terk eder. Joe, artık farklı perspektiften görünür ahlak penceremize. O artık bir yuva yıkandır. Trier burada bizim kafamızdaki soruları Seligman’ın ağzından sorduru ve Joe bize cevap verir. “Birkaç yumurta pişirmeden omlet yapamazsın.” “Bazıları müptelâyı suçlar, diğerleri ise ona acır ama ben ihtirasın bağımlısıyım, herhangi bir gereksinimin değil.” Seks, onun varoluşsal anlamsızlığını gidermesinin tek yoludur, devinim dâima olmak zorundadır çünkü öbür türlü var olduğunu hissedememektedir. Bunu doğrularcasına da ekler: “Benim için nemfomani umursamazlıktı.”

Filmin vurucu sonuna doğru varmak üzereyken Joe’nin Saligman’a gerçeklik kavramıyla ilgili söylediği şu sözler, onun bir nemfoman olarak neden bu kadar farklı düşündüğünün ve eylemlerinin altında nelerin yattığının da net göstergesidir aslında:”Her şeyin bu kadar gerçek olması ne kadar berbat! Sanki evrende tek başımaydım, sanki bütün vücudum yalnızlık ve gözyaşlarıyla doluydu.”Joe’nin evrenindeki varoluşsal boşluğu, yalnızlığı, acıyı ve kasveti evrenin muazzam genişliğindeki(Joe’nin euh hali) küçücük görünen yıldızlar(Joe’nin cinsel ilişkileri) yoluyla iyice idrak ederiz, Edgar Allen Poe’nun ölüm hikâyesi ve seçme hikâyelerinden bir bölümle. Joe, yanı başında duran kitabın kime ait olduğunu sorar ve Seligman, Allen Poe‘nin olduğunu belirtip onun nasıl öldüğünden bahseder. Uzun süren alkol bağımlılığı varken alkolü bir anda kesmesiyle ölmüştür Poe. Buradaki bir anda kesilme sonucu Poe’nun alkol değil de alkolsüzlükten ölmüş olması tam da Joe’nin içinde bulunduğu durumu simgeler. Çok fazla erkekle yatmanın verdiği tatminsizlik değildir sorunu, tatminsizlikten dolayı çok fazla erkekle yatmaktır. İşte bununla birlikte filmin başından beri ters yüz edilen “mükemmel” kavramı bir kez daha ters çevrilir ve “olması gereken” yerle bir edilir. Poe’nin kasvetli dizeleriyle, kasvetli siyah-beyaz ve belki de filmin en can alıcı bölümüne geçilir: 

“Kasvetli, karanlık, sessiz bir sonbahar gününü, iç karartıcı arâzide at sırtında geçirmiştim. Gökteki bulutların alçaklığı boğucuydu. Sonunda, akşamın gölgeleri uzarken, karşımda hüzünlü görünüşlü Usher Evi belirdi.”

Joe’nin babasının ölümünü konu alan bölümümüzde Seligman, ölümden Epikür sayesinde korkmamayı öğrendiğini söyler: “Var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur, ölüm geldiğinde de biz artık yokuz.”

Babasının girip çıktığı krizler sonucu Joe mental olarak iyice çöker ve biraz olsun rahatlamak için hastanenin bahçesinde yürüyüşler yapar ve bir ağacın yapraklarını kopararak babasına getirir. Bu ikisi arasındaki “anlam” artık sonun geldiği ve dişbudağın ölümüne yaklaştığını simgeler. Burada bir diğer ayrıntı ise babasının artık Allen Poe’ye benzemesidir. Korkunç bir kriz sonucu ölmek… Joe bir sabah onun yanında uyandığında babasının altına yapmış olduğunu görür ve bu artık sonu perçinler. Joe’nin dişbudağı babasının tomurcukları görünmektedir artık. Bu Joe’de derin bir travmaya sebep olur. Bu travmayı Joe’nin tek dayanağı seks bile sona erdiremez ve babasının Joe için hayattaki en önemli varlık olduğunu bir kez daha anlamış oluruz. Yaptığı seks, Allen Poe’nin ölüm krizi sırasındaki çırpınmasından farksızdır. Orgazm, yani Joe’nin var oluşu acıya dönüşür. Çok geçmez, babası bir sonraki krizde ölür. Burada belki de filmin en vurucu sahnesi meydana gelir, Joe babasının cansız bedeni karşısında ıslanır. Onun için artık geriye kalmış tek şey sekstir. Bu vurucu sekansın ardından tekrar renkli görüntüye ve şu âna geçeriz. Filmin kadın-erkek ilişkisi arapsaçında üç noktaya dayandıracağı temel, Seligman’ın teybindeki Bach’ın ‘The Little Organ’ eserinden temellendirilecektir. Burada Seligman, Bach’ın bir polifoni ustası olduğundan söz eder ve Joe’ya polifoninin ne olduğunu anlatmaya başlar, farklı sesleri bir araya getirerek anlamı farklılıklardan ortaya çıkarmak; çok sesliliktir polifoni. Her sesin kendi melodisi vardır ancak birlikte uyum içindedirler. Günah ve sevap gibi, aşk ve seks gibi…

Trier’in Seligman’a bunları anlattırmasının sebebi yavaş yavaş ortaya çıkar ve Altın Oran’a değinir Seligman. İşte müzik(kadın-erkek ilişkisi), aracılığıyla üç temel aşamada Bach’ın farkındalığı anlatılır. B(2) + A(1) + C(3) + H(8) = 14 Müzikte üç temel ses bulunur: İlki ayakla çıkarılan bas, ikincisi sol elle çıkan ses, üçüncüsü sağ elle çıkan ince ses.

Müziğin ruhundan insanın ruhunu keşfetmiştir Trier. Joe için seks, kimimizde okumak, kimimizde yemek, içmek, gezmekle alâkalı olan şeylerdir. Her biri bizim varoluşsal acılarımızın ve anlamsızlığımızın, cevap arama çabalarımızın bastırılma hevesidir ve bir şekilde anlamlandırma çabamızdır. Joe’nin bu yolda tercihi ise sekstir.

Müzikteki üç temel üzerinden yola çıkarak Joe’nin sevgililerini, yani erkekleri sınıflandırışına gelelim. Üç sevgili türü vardır: İlki huzur veren, her şeyi iyi niyetle yapan, tek düze ve sıradan olanlardır diyor Joe. Huzur veren ilk sevgili F. Joe ne isterse yapar, bu nedenle F.’ye kolay av olduğu, çıkarması kolay olduğu için “bas” sesi olarak tanımlıyor Trier. İkinci erkek, bu erkeğin adını G.olarak biliyoruz ve açılan kapıdan hemen girmiyor. Joe’nin tanımladığı şekilde, kendine has yırtıcılığı ve âsiliği ile sonsuza kadar kapının eşiğinde bekleyebilir. Bu nedenle kadının onu içeri çağırması gerekir ve elinde hiçbir zaman nezaket içeren bir hediye ve çiçek olmaz. Bu bakımdan o, sol elle çalınan bölümü temsil eder.

Bu tasvirden sonra Joe’nin ağaçlar arasında yürüyüşünü görürüz ve rahatlamak için bunu sürekli aynı yerde ve aynı şekilde yapmaktadır. Bir gün yine bunu yaptığı sırada yerde yırtılmış fotoğraf parçaları bulur ve onları birleştirdiğinde Liz ile Jerome’un fotoğrafları olduğunu görür; kavga edip ayrılmışlardır. Burada artık seyirci olarak tesadüflere biraz ‘yok artık’ demek üzereyekn Seligman bizim iç sesimiz olarak devreye girerek tüm hikâye boyunca anlatılan Jerome ve Joe ilişkisinin çok fazla tesâdüf içerdiğini söyler ve doğruluğundan şüphe eder. Joe şimdiye kadar anlattıklarına da mı inanıp inanmadığını sorar. Joe ve seyirciyi konuşturmaktadır Trier. Joe doğruluk konusunda tam açıklama yapmadan Seligman özür diler ve Joe anlatmaya devam eder. Burada Joe’nin anlattıklarının doğru olup olmadığını seyirciye bırakıp filmin ilk bölümünün anlatmak istediği finaline geçer Trier. 

Jerome ve Joe karşılıp tutkulu bir şekilde sevişirkler, Joe’yi ilk defa bu kadar fazla zevk alırken görürüz. Artık raya oturma beklerken tokat gelir. Joe beklediğinin, iktidarına girmek istediğinin, aradığının, olması gereken sandığının aslında Jerome olmadığını anlamıştır. Seligman’ın cinselliğe bakış açısını da gösteren bir replikle farkına varışını haykırır. ‘Hiçbir şey hissedemiyorum.’ Ayrı uçlarda gibi görünen bir nemfoman ve aseksüel, hiçbir şey hissedemeyerek ortak paydaya ulaşmışlardır.

Ekran Joe’nin hıçkırıkları arasında kararırken belki de dünya üzerinde filmin finaline en çok yakışacak Rammstein’in muazzam ‘Führe Mich’ parçası, şu sözleriyle müthiş bir tezatlık oluşturarak, filmin düşündürdükleriyle bizleri baş başa bırakır.

İki resim sadece tek çerçeve,
Bir vücut ama iki isimle.
İki fitil bir mum,
 
İki ruh bir kalpte.
Yol göster bana, tut beni!
Seni hissediyorum, seni terketmeyeceğim.

Filme geniş açıdan bakarsanız, ‘porno’ yargısını bırakıp,  filmin müthiş bir dram ve kadın ruhu çözümlemesi anlarsınız diyerek Vol. I yazımı bitiriyor, Vol. II’de görüşmek üzere diyorum. 
Ömer Keşan 20 yaşındayım. Marmara Üniversitesi'nde öğretmen adayı bir öğrenciyim. "Gerçek" sinema nedir bilmezken, 2014 yılında ilk kez Tarkovsky'nin Ayna'sını izledim ve hayatım değişti. Sanatı, özellikle sinemayı bir yaşama biçimi gibi görmeye başladım. Eğer başarabilir de öğretmen olursam; öğrencilerime kendi dalım dışında aşılamak istediğim yegane şey başta sinema ve edebiyat olmak üzere sanat sevgisi çünkü bunlar hayatın ta kendisi.

Bir Cevap Yazın