Ana Sayfa Eleştiriler Once Upon a Time… in Hollywood (2019): Alternatif Gerçekliğin İntikamı Mı?

Once Upon a Time… in Hollywood (2019): Alternatif Gerçekliğin İntikamı Mı?

Once Upon a Time… in Hollywood (2019): Alternatif Gerçekliğin İntikamı Mı? 6.5
0
Quentin Tarantino’nun son filmi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hararetli tartışmalarla gösterime girdi. Bir sanat ürünü ortaya çıktığı andan itibaren yaratıcısından tamamen bağımsızlaşarak alıcısının öznel deneyiminde bambaşka bir formda yeniden üretilebilir. Dolayısıyla o sanat eseri eser sahibinin anlatmaya niyetlendiği eser değildir artık. Öte yanda, paradoksal bir şekilde, bu eserlerin içinde her zaman yaratıcılarının izlerini sürmek, biyografik referanslara rastlamak da mümkün. İşte Once Upon a Time… in Hollywood [Bir Zamanlar… Hollywood’da] bu iki kavrayış arasında zaman zaman film okumasının bir tür niyet okumaya dönüştüğü tartışmaları beraberinde getirdi.

Film, bir yandan Tarantino’nun çocukluğunu geçirdiği Los Angeles’a dair anımsadığı imgelere, mekânlara, kişilere ve olaylara nostaljik bir bakış atarken bir yandan da Amerikalı oyuncu Sharon Tate ve beraberindekilerin Manson tarikatınca öldürüldüğü seri cinayetlerin alternatif-kurgusal bir yeniden yazımına soyunuyor. Once Upon a Time… in Hollywood, devri geçmekte olan bir dizi oyuncusu Rick Dalton (Leonardo DiCaprio) ile ona kariyeri boyunca eşlik eden dublörü Cliff Booth’un (Brad Pitt) özerk ve kesişen hikâyelerini anlatıyor. Rick ve Cliff her ne kadar ayrılmaz bir ikili olsalar da birbirine kontrast karakterler. Rick yaşlandığı için gözden düşmüş, özgüvenini kaybetmiş, TV oyunculuğundan Spagetti Westernlere sıçramaya çalışan ve 8 yaşındaki bir kız çocuğunun önünde hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar “zayıf” ve duygusal bir karakterken Cliff aksine “güçlü”, sette Bruce Lee ile kapışacak kadar özgüvenli, şiddet kullanmaktan çekinmeyen ve eşini öldürmesiyle tanınan bir tip. Rick Hollywood’un yerlisi olmaya, silinip gitmemeye karşı çabalarken Cliff’in her adımı birer hegemonik erkeklik performansıdır. Yolda tanıştığı hippilere veya sette karşılaştığı Bruce Lee’ye günün sonunda hep günlerini gösteren Cliff’tir. 


Nitekim Charles Manson müritlerinin cinayete teşebbüs ettikleri sahnede Tarantino’nun kurtarıcı payesini Cliff’e vermesi başka polemikleri de içine alarak büyüyen bir tartışmaya dönüştü. Tarantino özlemini duyduğu Hollywood günlerine ve geri dönmesi mümkün olmayan Sharon Tate’e sinemasının hayal gücüyle yeni bir hayat vermek istemiş, diğer filmlerinde yaptığı gibi olayları yeniden kurgulayarak Sharon Tate’in hayatta kaldığı alternatif bir gerçeklik yaratmıştı. Bu yeni gerçeklikte saldırganlar Roman Polanski ve Sharon Tate çiftinin villası yerine komşusu Rick Dalton’ın villasına saldırıda bulunacak ancak o gece evde bulunan Cliff’in marifetiyle öldürücü şiddet kendilerine yönelecekti. Tarantino’nun, geçmişte eşini öldürmüş bir erkek olarak anılan Cliff’e Sharon Tate’i ve aslında Hollywood’u kurtaran bir kahramanlık rolü yazması üzerine, kendisinin ve filminin cinsiyetçi olduğu, hatta daha da ileriye gidilerek, bu filmin Hollywood’da kadınlara yönelik cinsel istismara ilişkin kadınların örgütlediği #MeToo hareketine karşı bir tepki olduğu iddia edildi. Filmin erkek gözüyle yazılmış bir erkek filmi olduğu tartışma götürmez. Filmde kadın karakterler kendine çok az yer bulabildiği gibi ana olayın etrafında dönmesi beklenen Margot Robbie’nin hayat verdiği Sharon Tate göründüğü sahnelerde de neredeyse hiç konuşmuyor. Bu anlamda manzara Tarantino’nun anımsadığı erkek egemen Hollywood’la zaten uyumlu. Diğer yanda Tarantino’nun Cliff karakteri üzerinden özdeşim kurduğu iddiası bir hayli zorlama, çünkü karakterin toksik nitelikleri filmin herhangi bir anında yüceltilmiyor. Aksine Cliff’in kibirli aldırmazlığı ve uyumsuzluğu özdeşim kurmak için fazla eğreti duruyor. Çok tartışılan final sekansında ise Tarantino Cliff’in başrol oynadığı bir kahramanlık anlatısı kurmuyor, sadece şiddet enstrümanını şiddete en çok meyyal karaktere, yani Cliff’e devrediyor. 

Kurgusal bir karakter üzerinden yapılan kurguyu aşan okumalar filmin çeşitli alımlanma süreçlerine katkı sunabileceği gibi kurgunun politik doğruculuğa kurban edilmesi riskini de taşıyor. Tarantino’nun filmlerine sirayet eden erkek bakışına yöneltilen eleştiri hâlen güncelliğini koruyor. Diğer yandan, kurgunun imkânlarıyla hayat verdiği Cliff karakteri üzerinden Hollywood’da yükselen kadın hareketine karşı bir cephe aldığı ve hakkında cinsel istismar suçlaması bulunan sinemacı ve yapımcı dostlarına arka çıktığı iddiası ancak bir niyet okumaya karşılık gelebilir. Edebiyatta veya sinemada iyinin ve kötünün sınırlarının net biçimde çekildiği romantik anlatılar her zaman o eserleri normatif bir düzleme çekme, ahlaki bir hizaya sokma ihtimalîni barındırıyor. Bu sebeple politik doğruculuğun politik eleştiriyle yer değiştirmesi sanatsal üretimi mümkün kılan koşulların altını oyabilir. Benzer bir tepki filmde kibirli ve gülünç tasvir edilen Bruce Lee’nin kızından da gelmiş, Shannon Lee bu tasvirin babasının mirasına hakaret olduğunu iddia etmişti. Sonrasında bu tartışma, yine bir niyet okumayla, Tarantino’nun Bruce Lee’ye bakışının Hollywood’un Asyalı oyunculara yönelik ırkçılığının bir uzantısı olduğu iddiasına kadar vardı. Halbuki Bruce Lee’nin Cliff’le kapıştığı sahne filmin pastişle parodi arasında geçişli bir ilişki kurmasına hizmet ediyor. Film birçok açıdan kendini ciddiye almıyor, Tarantino kendi Hollywood’unu biraz karikatürize ederek biraz parodileştirerek perdeye taşıyor. 


Bütün bu tartışmalar bir yana, Once Upon a Time… in Hollywood Tarantino’nun sinemasal tercihleri açısından en zayıf filmlerinden biri. Hikâyesi oldukça dağınık olduğu gibi, karakterlerin başından geçen hiç de ilgi çekici olmayan yan olaylar da senaryoya hizmet etmiyor. Tarantino, filmini kısa bir süre gözüken Al Pacino’nun karizmasına ve DiCaprio ile Pitt’in kusursuz oyunculuğuna emanet etmiş ancak bu otonomlukları bir araya getirebilecek sinematografik müdahalelerin eksikliği oldukça hissediliyor. İronik bir biçimde, yukarıda bahsini açtığım sebeplerden yerden yere vurulan final sekansı filmin başından sonuna kadar yönetmen dokunuşunun neredeyse ilk kez hissedildiği ve Tarantino filmlerinin kurucu ötekisine yöneltilmiş estetik şiddetin nihayet oyuna dahil olduğu elle tutulur tek sahne. Özellikle Rick’in lav silahını kullandığı dehşetin parodileşerek gülünçleştiği anlar filmdeki en Tarantinovari unsurlardan biri. Yine de, baştan sona anlatıdaki dağınıklık ve filmin uzun süresine rağmen sonuca giderken yaptığı kestirmece yol, sanki Tarantino’nun sırf kafasında kurguladığı bu final sahnesini çekmek için bu filmi çektiği izlenimini uyandırıyor. 

Puanlama

6.5

6.5
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Burak Yılmaz 1990 yılında Denizli’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji bölümünden mezun oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra aynı bölümde doktoraya başladı. Deleuze’ün de teşhis ettiği üzere, sinema aracılığıyla kendine bir yer-yurt arama çabası içindedir.

Bir Cevap Yazın