Ana Sayfa Eleştiriler The Souvenir (2019): Mahremiyet ve Hatıralar Bütünlüğünde Hogg’un Yeni Sineması

The Souvenir (2019): Mahremiyet ve Hatıralar Bütünlüğünde Hogg’un Yeni Sineması

The Souvenir (2019): Mahremiyet ve Hatıralar Bütünlüğünde Hogg’un Yeni Sineması 10.0
0

Sundance’de büyük ödülü alıp ismini duyuran The Souvenir, Joanna Hogg’un dördüncü uzun metraj filmi. Souvenir’in anlamı ise hatıra demek, Hogg hayatının ve karakterinin büyük bir parçasını belirleyen bu dönemi, mükemmeliyetçi bir ayrıntı ve kurduğu büyük derinlik ile bize sunuyor hem de ikinci bir bölümünün olacağını müjdeleyerek.

Film, belirli dramatik unsurlar ele alınarak çekilse de, Hogg’un film boyunca hayatına dair yıllar sonra durduğu yeri veya o zaman ki seçimlerine dair belirli yargıları önümüze getirmediğini söyleyebilirim. Buradan yola çıkarsak, özellikle Julie’nin Anthony ile olan ilişkisinde neredeyse olduğu gibi yansıtıldığını düşünüyorum. Anthony, Julie’nin hayatına bir partide giriyor. O sıra Julie’nin ev arkadaşı evden yeni taşınmış durumda, ilk başta Anthony ile daha resmi ve gergin olan görüşmeleri, Anthony’nin ev arkadaşı olarak taşınmasıyla birlikte, daha yakın bir hale geliyor.  Giderek artan bu yakınlık sonunda romantik bir hal alıyor ve ikili ailelerin, arkadaşların tanışmasına kadar giden bir ilişkiye başlıyorlar. Neredeyse filmin başından beri sezdiğimiz Anthony karakterine dair bu gerginliğin sebepleri ise bunlarla beraber açığa çıkıyor. Anthony uyuşturucu bağımlılığı olan, zeki ve manipülatif bir karakter. İlk filmini yapmaya çalışan ve sinemaya dair bakışını netlemeye çalışan sinema öğrencisi Julie’nin ise büyük bir pasifliği ve yönlendirilebilir bir karakteri var. Bunlar bir araya geldiğinde ise büyük bir çatışma ve aynı zamanda bir teslim oluş süreci film boyunca işliyor. Anthony’nin bu bağımlılığı bir yerden sonra Julie’nin hayatını zor bir hale getirmeye başlıyor. Bu Julie’yi filmin belirli bir noktasında Anthony’den uzaklaştırsa da, Julie onu yine kabul ediyor. Anthony’nin yaptıkları her tartışmayı bir şekilde Julie’ye getirip, her konuda haklı çıkışı ve Julie’nin bunlara boyun eğip onun haklılığını kabul etmesi ise bu ilişkinin en büyük dinamiği. Anthony, Julie’nin ona olan aşkının farkında ve bunu onu sürekli yönlendirerek, baskı altında bırakarak ve kendisini bir ihtiyaçmış gibi pazarlayarak kullanıyor. Julie tüm bunlara rağmen; sinema okulu, ilk filmi için görüşmeler, bombalar ve ev arasındaki hayatına devam ediyor. Julie bir gün bunların arasından eve geldiğinde, eve hırsız girdiğini görüp, bir yandan da bunun için sinir krizi geçiren Anthony’i görüyor. Sonrasında ise hırsızlığı, uyuşturucu alabilmek için Anthony’nin tezgahladığını öğreniyor. Onu daha iyi anlayabilmek için, rehabilite toplantılarına bile giden Julie, bu olaya rağmen Anthony’i affediyor. Ona iyileştirilmesi gereken biricik aşkı olarak görmeye devam ediyor, sanki bir erkeği iyileştirmek sırtında, bir kadın olarak yükmüş gibi. Bu yük, Anthony’nin torbacısını kendi evinde yakalaması ve ardından Anthony’nin tutuklanmasından sonra artık atılması gereken bir şey haline geliyor. Bu noktada Julie uzun zamandır göz ardı ettiği kendi hayatına dönüyor ve tekrar sinema okuluna ağırlık verip arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmeye başlıyor. Julie’nin özgürlüğünü kazanması ile birlikte hikayede evin daha geri planda kaldığı bir döneme giriliyor. Julie daha üretken ve başkalarıyla da birlikte olmaya başladığı bir dönemde ortadan kaybolan Anthony’den gelen aşk dolu mektup üzerine onunla tekrar görüşmeye karar veriyor. İkili bir anda eskisi gibi oluyorlar ama belirli farklar da mevcut. Julie artık daha temkinli, kendi hayatına daha çok önem veriyor ve Anthony’nin her yönlendirmesine artık kanmıyor. Anthony bağımlılığı ile mücadele verirken, hayatları tekrar belirli bir akışa giriyor. Ancak bir gece Anthony eve gelmiyor…

Hikaye olabildiğince açık görünüyor olsa da, film içindeki birçok tercihten yönetmenin ne gibi hassasiyetleri olduğunu görebilmekte mümkün. Bunun en önemli başlangıç noktası ev. Evin kendisinde taşıdığı o mahremiyeti neredeyse eve gelen herkeste görebilmek mümkün veya izleyici olarak bizim görmememiz gereken şeylerde de bunu sezebiliyoruz. Özenle çalışılmış ve çekilmiş planlarda her şey neredeyse milimetrelerle ayarlanmış durumda. Hogg bunu önceki filmlerinin aksine seyirciyle araya bir mesafe koymak için yapmıyor, kendi hatıralarının en gerçek halini yakalamak peşinde ama bir yandan da onları koruma iç güdüsüyle hareket ediyor. Başrol Honor Swinton Byrne[1]’nin ilk oyunculuk deneyiminde bu kadar sorunsuz ve sade bir performans çıkarmasının temelinde de bu yatıyor. Hogg, Byrne’e herhangi bir senaryo vermiyor; gençliğine dair olan günlükler, o zaman yazdığı senaryolar ve fotoğrafları ona veriyor. Byrne bu ön çalışmayla filmdeki diğer karakterlerin senaryolarına uyum sağlıyor. Yani bazı çekimlerde odaların ne kadar gözükeceğine kadar olan bu detay ve mahremiyetin temeli, Hogg’un taşıdığı hayata dair olan bir yükü aslında ve belki de o karakterini şekillendiren eve dair görüleri. Bir diğer mahremiyet barındıran şey ise Anthony ile Julie’nin seks hayatları. Bu seks hayatına dair belirli ipuçları alıyoruz ve ilişkilerinin bağlayıcı noktalarından biri olduğunu anlıyoruz ama Hogg bize ötesini yansıtmıyor. Seyirci bir perdeden, nasıl her şeyi görebilir ? İşte The Souvenir bunun cevabını diyaloglarda, uzun planlarda buluyor. Özellikle geçiş sahnelerinde olan birçok doku ve aynı zamanda evin yapısı bizi bir anlığına Yasujiro Ozu’nun gözünde hissettiriyor. Unrelated ve Archipelago’da olan soğuk ve büyük patlamalarla ortaya çıkan ilişkiler bu sayede daha sıcak ve yakın ve kendini hemen ele veriyor. Yüzeyde olmayan şeyler bir perdenin arkasında gizli ama yukarıda söylediğim gibi Hogg’un buna da bir çözümü var. Bu değişen sinema, yönetmenin önceki filmlerinde olan değerli şeyleri The Souvenir’de farklı bir noktaya taşıyor, o yüzden diğer filmlerinde eksik kalan şeyler, bu oto biyografik filmde tamamlanıyor. Bir çoğumuzun hayatımızda sonradan karşılaştığımız ve hepimizi bir müddet eve hapseden patlayan bombalar deneyimi ise belki bu ülkenin izleyicileri için daha büyük anlamlar taşıyabilir. IRA’nın en yoğun döneminde geçen hikayede, konulardan birisi de bu, IRA’ya dair olan tartışmalar ve bir gün Byrne evdeyken yakınlarında patlayan bomba ve sonrasında gelen insanın o izoleliği ve başka birilerine olan ihtiyaç duygusu da filmde vurgulanan bir başka nokta. Tüm bunları birleştirdiğimizde ise The Souvenir büyük bir film olarak karşımızda duruyor ve Hogg daha bu hikayenin ikinci bir bölümünü çekecek. Hogg, burjuva alışkanlıkları olan orta üst sınıftan kopan bir sinema ortaya koymasa da yeni bir perspektif ve anlatı ile yılın en iyi filmlerinden biri ile karşımızda.

[1] Honor Swinton Byrne, yönetmen Joanna Hogg’un çocukluk arkadaşı ve filmde de Julie’nin annesi rolünde olan Tilda Swinton’ın kızı.

Puanlama

10.0

10.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Anıl Boydağ Ankara’da yaşayan, Sosyal Antropoloji mezunu sayılacak bir bireyim. Sinema olmadan bir hayat, tahayyül edemeyecek noktaya ne zaman geldim bilmiyorum, zamanla yazmaya da başladım.

Bir Cevap Yazın