Ana Sayfa Netflix The Haunting of Bly Manor (2020): Nesilden Nesile Anlatılan Bir Hayalet Hikâyesi

The Haunting of Bly Manor (2020): Nesilden Nesile Anlatılan Bir Hayalet Hikâyesi

The Haunting of Bly Manor (2020): Nesilden Nesile Anlatılan Bir Hayalet Hikâyesi
0

Bazen duyduğunuz bir şarkı size yaşadığınız bir anı ve o andaki hislerinizi hatırlatır, bu yüzden de küçücük şeyler anılarınızı yaşatmak için yeterli olur ya… İşte The Haunting of Bly Manor ve hayaletleri de benim için bunu temsil ediyor. Mike Flanagan’ın Shirley Jackson’ın Tepedeki Ev (The Haunting of Hill House) adlı romanından ekranlara uyarladığı dizinin devamı olarak karşımıza gelen The Haunting of Bly Manor, Hill House’un uzak bir akrabası hissi verirken Crain ailesinden de ayrılıp tamamen farklı bir “aileye” odaklanıyor. Antolojiye dönen bu muazzam serinin Henry James’in Yürek Burgusu (The Turn of the Screw) isimli romanından uyarlanan ikinci sezonu ise Hill House’tan tanıdığımız bazı isimleri tekrar bizlerle buluştururken bunlara yenilerini de ekleyerek sıra dışı bir hikâyeyi karşımıza getiriyor.

The Haunting of Hill House, korku türüne damgasını atan işlerden biri olmayı başarmış ve Crain ailesinin yürek burkan hikâyesini ekranlara taşımıştı. Bu sezon ise karşımızda birbirleriyle hiçbir akrabalıkları olmayan bir takım insanın aynı malikânede bir araya gelip hayatlarının sonuna kadar devam edecek bir bağ kurmaları üzerinde odaklanıyor. Bu sezon ilkine göre korku türüne dair ögeleri etkili kullanma konusunda eksik kalsa da dramatik yanı ağır basan hikâyesiyle sizi bir şekilde içine almayı başarıyor. Hill House’ta arka planda gördüğünüz her hayalet sizi germeye ve korkutmaya yetiyorken Bly Manor’da arka planda dolaşan hayaletler çoğu zaman belli anıları, yaşanmışlıkları temsil edercesine evde yaşayanları gözlemliyorlar. Psikolojik gerilimi yüksek tutmaya çalışan Bly Manor, gotik bakış açısına sahip romantik ve melodram yüklü hikâyesiyle son dönemin en özel işlerinden biri olmayı başarıyor. Gotik bir hayalet hikâyesi bekleyip gotik bir aşk hikâyesi bulmak ise beklenmedik ama muazzam bir sürpriz oluyor.

Hikâye Carla Gugino’nun karakterinin bir düğün öncesi kutlamaya gitmesi ve burada birilerinin hayalet hikâyesi duyma isteğine, “benim bildiğim bir hikâye var” şeklinde cevap vermesiyle başlıyor. Ve 9 bölüme yayılan bu “hayalet hikâyesi” Gugino’nun anlatıcılığıyla başlıyor. Merkezinde Dani Clayton (Victoria Pedretti) adındaki bir çocuk bakıcısının olduğu bir hikâye bu. Dani’nin Bly Malikânesi’nde çalışmaya başlamasıyla beraber malikânenin yüzyıllara yayılan sırları da yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Dani malikâneye geldiğinde sadece bakıcısı olacağı Flora ve Miles’la değil çocuklarla birlikte malikânede yaşayan çalışanlar Owen (Rahul Kohli), Hannah (T’Nia Millar) ve Jamie (Amelia Eve) ile de tanışıyor. Hikâye ilerledikçe Bly Malikânesi’nden yolu geçmiş herkes bir şekilde konuya dahil oluyor. Herkesin geçmişinden hayaletler taşıdığı, aşkların hepsinin trajik sonla bittiği, tüm ilişkilerin belli zorluklardan geçtiği bu malikânede bir ilişki ise ön plana çıkıyor ve olayların tam merkezine yerleşiyor. Bu ilişkinin ilerleyişini tanık olurken bir yandan da malikânedeki tüm gizemlerin, karmaşaların çözülmesini izliyoruz.

Ailesi vefat etmiş iki çocuğun sorunlarıyla baş etmeye çalışırken bir yandan da kendisini Amerika’dan İngiltere’ye, Bly Malikânesi’ne getiren sorunlarını arkasında bırakamayan Dani, ilk bölümlerde çocukların bir önceki dadısı Rebecca Jessel (Tahirah Sharif)’ın trajik hikâyesini öğreniyor. Bu sırada biz de çocuklar ve Dani’nin yaşadıkları benzer trajediler üzerinden aralarında bağ kurmalarına ve bir nevi aile hissiyatı oluşturmalarına tanık oluyoruz. Rebecca’nın hikâyesi sayesinde dizinin bir diğer önemli karakteri olan Peter Quint ile tanışıyoruz. Hill House’un Luke Crain’i Oliver Jackson-Cohen tarafından canlandırılan Peter, sadece sevgilisi Rebecca’yı değil malikânede yaşayan herkesi etkisi altına alıp kendi çıkarları için kullanmaya çalışıyor. Dani ile “benzer” bir çocukluk yaşamış olduğunu söyleyebileceğimiz Peter, karakter olarak Dani’nin tam zıttı. Yaşadıkları çocukluk travmaları iki karakteri tam tersi şekilde etkilemiş ve karakterlerin dizi boyunca yaptıkları tüm seçimlere de bu durum yansıyor. Peter kendisine hayran olan Miles’ı kendi işine geldiği için feda etmeye çalışırken Dani’nin hikâyenin en kritik anında Flora’yı kurtarmak için hiç düşünmeden kendini feda etmesi bile bunun bir işareti. Dani özünde ne kadar iyiyse Peter’ın motivasyonları da o kadar kötü. Hill House’ta aralarında inanılmaz güzel bir bağ olan Crain ikizlerini canlandıran bu ikilinin bu sezonda birbirine tamamen zıt iki karakteri canlandırmaları ilginç ve görülmeye değer bir olay.

Gerçi ilk başlarda bahçıvan Jamie’yi Jackson-Cohen’ın canlandırması planlanıyormuş ancak Hill House’ta ikizleri oynadıktan sonra bu seçimin garip olacağı düşünüldüğü için Netflix bundan vazgeçmiş. Ve açıkçası bu oldukça yerinde bir karar olmuş. Böylelikle bu ikiliyi hem Hill House serisinden çok farklı iki karakter olarak izleyip yeteneklerini görme şansına sahip olduk hem de dizide Jamie rolünde harika bir iş çıkaran Amelia Eve ile tanışmış olduk. Jamie’yi oynaması için Eve ile anlaşıldıktan sonra rol üzerinde ise bazı değişiklikler yapılmış ve sonuç olarak dizinin tam merkezinde yer alacak olan ilişkinin temelleri bu şekilde atılmış. Dani ve Jamie’nin ilişkisinin dizinin tam kalbinde yer alması muhtemelen izleyenlerin çoğunun beklemediği bir durum ama diziyi özel yapan şey de bu ilişki. Travmatik anılara sahip iki karakterin birbirine oldukça güvenen ve birbirlerini her şeye rağmen seven bir çifte dönüşünü izlemek muazzamdı. Özellikle de her çiftin sorunlu ilişkilerinin olduğu bu malikânede böyle bir adanmışlık ortaya çıkması çok özel bir durum. Hele ki Owen ve Hannah’ın keşkelerle dolu yarım kalan ilişkisi, Peter’ın Rebecca’nın trajik sonunu getiren çıkarıcı davranışları veya çocukların anne babasının yalanlarla dolu ilişkileri düşünüldüğünde. Kısacası Bly Manor’ın hayaletleri yok olan anıları temsil edercesine malikânede dolaşırken, Dani ve Jamie’nin ilişkisi ise ön plana çıkıp ekranlara taşınan en özel LGBT+ hikâyelerinden biri olmayı başarıyor.

Korku ögelerinin yeterince etkili kullanılamaması nedeniyle Hill House’tan biraz daha yavaş ve sakin ilerlese de Hannah’ın peşinden zaman-mekân algısını altüst eden muhteşem kurguya sahip bölümle temposu artmaya başlayan dizi, Hill House’un yıldızlarından biri olan Kate Siegel’ın Bly Manor’daki hayaletlerin yüzlerce yıla yayılan hikâyesinin merkezindeki karakter olan Viola’yı canlandırdığı bölümle sezon genelinde olan tüm gizemlerin nedenini açığa kavuşturuyor ve bunun ardından da duygu yüklü muazzam bir finale götürüyor bizi.

Dani’nin peşindeki hayaletin bir anlamda kendini kabullenmesinin ne kadar zor olduğunu temsil etmesi, Peter’ın kendi travması nedeniyle aynı anıda takılı kalması gibi bazı detayların hikâyeyi zenginleştirdiği dizide benim için ön plana çıkan sahnelerden biri ise son bölümde yaşanıyor. Dizinin en önemli anlarından birinden sonra gelen bu sahnede gördüğüm en iyi oyunculuklardan biri var. Dizinin en kritik anı Dani’nin Flora’yı kurtarmak için kendini feda etmesiydi. Hayatının kalanında peşinde Bly Manor’ı herkese zindan eden Viola’nın The Lady in the Lake olarak bahsi geçen hayaletiyle yaşaması gerekeceğini anlıyorduk. Son bölümde ise herkesin Bly Manor’dan ayrılıp kendi yoluna gitmesini, Dani ve Jamie’nin ilişkilerinin ciddileşmesi ve yıllara yayılan hikâyelerini izliyoruz. Ve bu kesitler arasında Dani’nin peşindeki hayaletin ara sıra kendini hatırlattığı çarpıcı sahneler de var. Bahsettiğim muazzam sahne ise Dani ve Jamie’nin Paris’te Owen’la buluştuklarında, çocukların Bly Malikânesi’nde yaşananları tamamen unutmuş olduklarını öğrendikleri sahne. Malikânede yaşananlar nedeniyle hayatı bir anlamda altüst olmuş ve asla rahat yaşayamayan Dani’nin o anda artık yavaş yavaş kendinden uzaklaşıyor oluşunu ve Viola’nın hayaletinin yavaş yavaş onu ele geçirmeye başlamış olduğunu gördüğümüz kısacık bir sahneydi bu. Duygusal yoğunluğu ve anlamı büyük bu sahnede Dani’nin asıl hislerini, düşüncelerini de yine sadece Jamie’nin fark etmesi de bir güzel detay. Bu sahne sizin için çok önemli olan bir anının başkaları için anlamsız bir şey olabileceğinin ve hatta bunun yaşandığını hatırlamıyor olabileceklerinin de üzücü bir hatırlatması bana kalırsa ve genç yıldız Victoria Pedretti’nin yeteneklerini sergilediği sahnelerden sadece biri.

The Haunting of Bly Manor’dan korkunç bir hayalet hikâyesi bekleyenler muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrayacak ancak bu durum hayaletlerle dolu bu aşk hikâyesinin, son dönemin en iyi yazılmış ve oynanmış işlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Victoria Pedretti’nin muazzam oyunculuğu, Carla Gugino’nun harika anlatıcılığı ve Kate Siegel’ın sürpriz olan varlığının Hill House severleri biraz olsun memnun etmeye yarayacağı bu sezonun yeri de çok ayrı olacaktır bana kalırsa. Dizideki Doctor Who referansları ve diziyi izlerken aklıma sürekli Taylor Swift’in Seven isimli şarkısındaki “Passed down like folk songs, the love lasts so long” sözünün (hatta son albümü Folklore’un tamamının) aklıma gelmesi ise Bly Manor’ı çok sevmemin sebeplerinden sadece bazıları. Eğer bu detaylardan herhangi biri ilginizi çekiyorsa diziye bir şans vermenizi tavsiye ederim. Belki sizi de beni etkilediği kadar etkiler.

Sesil Yersu Uncu İstanbul’da doğup büyüdüm. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde sevdiğim iki bölümü okumaktaydım. İlk bölümüm İşletme Mühendisliği’nden yeni mezun olmuş durumdayım. Makine Mühendisliği’ne ise devam etmekteyim. Müzik, sinema ve spor üçlüsünün olmadığı bir hayatı asla düşünemeyen biriyim. Sinemanın büyülü dünyasına ise daha çocukken gittiği filmlerle kapılmış ve her zaman güvenebileceği bir dünya olduğunu bulmuş bir sinemaseverim.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir