Ana Sayfa Vizyon Burning (2018): Tanığı Olmayan Hakikati Aramak

Burning (2018): Tanığı Olmayan Hakikati Aramak

Burning (2018): Tanığı Olmayan Hakikati Aramak 8.5
0
Haruki Murakami’nin Barn Burning isimli öyküsünden uyarlanan Burning (Şüphe) filmi, Lee Chang-dong’un 8 yıl aradan sonra çektiği 6. uzun metrajı. Murakami’nin öyküsünün adını filmde de bahsi geçen William Faulkner’ın aynı isimli başka bir öyküsüne referansla koyduğu biliniyor. Bu bağlamda Faulkner’dan Murakami’ye, oradan da beyaz perdeye uzanan bir göndergesellik hattıyla film, şimdiden edebiyat ve sinema arasındaki başarılı işbirliklerinden biri olarak yerini alıyor. 2018 Cannes Film Festivali’nde jüri tarafından en yüksek puanı alarak festival tarihinin tüm zamanların rekorunu kırmasına rağmen FIPRESCI ödülüyle yetinmek zorunda kalan Burning, bu kez şansını Oscar ödüllerinde Kore’nin en iyi yabancı film dalındaki adayı olarak deneyecek.

Lee Chang-dong, baba sorunsalı, genç işsizliği, sınıfsal ayrımlar ve varoluş sıkıntıları gibi konuları ustalıkla kurgulayarak Murakami’nin öykü iskeletiyle etkileyici sinema dilini başarıyla buluşturmuş. Yazar olmak isteyen ama bir mağazada part-time çalışarak geçimini sağlamaya çalışan Jong-Su, başka bir mağazada çalışan, geçmişte aynı mahallede oturduklarını iddia eden genç bir kadınla (Hae-mi) tanışır. Bu tanışıklığın ardından aralarında dostane, duygusal ve cinsel ilişkinin iç içe geçtiği bir yakınlık başlar. Fakat bu tanışıklık, Hae-mi’nin geriye dönük hatırlamalarına -belki de sayıklamalarına demek daha doğru olur- rağmen bir türlü geçmişsiz olmaktan kurtulamaz. Sayıklama, çünkü Hae-mi’nin geçmişinde yaşadığını iddia ettiği, Jong-su’nun da bir parçası olduğu anıları, Jong-su’nun hatırına gelmediği gibi bir tanıklıktan da yoksun olarak hakikatin uzağında durmaktadır. Hae-mi’ye göre, çocukken düştüğü evlerinin önündeki kuyudan kendisini Jong-su kurtartmıştır. Jong-su, ne Hae-mi’yi ne beraber geçirdikleri orta okul anılarını ne de retrospektif bir hakikat inşasının temsili haline gelen kuyu olayını anımsamaktadır. Film boyunca Jong-su bu kuyunun varlığına ilişkin yakın çevresinden, komşularından, hatta uzun yıllar sonra ilk kez konuştuğu annesinden bir tanıklık bulmaya çalışır. Aldığı çelişkili cevaplar şüphesini derinleştirir.


İzleyici tarafında, bu hakikat arayışında bir hakemlik yapılamayacağı gibi ancak Hae-mi karakterini daha da derinleştiren detaylardan bir akıl yürütmeye varılabilir. Hae-mi, bir yolculuğa çıkacağı için Jong-su’dan kedisine bakmasını rica ettiği konuşmasında, hayatın anlamını arayan kabileleri ziyaret etmek, onlarla bu arayışa ortak olmak için Afrika’ya gideceğini söyler. Ayrıca pandomim öğrendiğini, bu sayede ne zaman isterse portakal yiyebileceğini söyleyerek elleriyle bu hareketi canlandırır. Bu peşpeşe gelen iki sahneden Hae-mi’nin, hayatın anlamına ilişkin bir arayışta olduğu, hakikatin kendisiyle ilişkisinin kopuk olduğu ve hakikati yaratıcı bir hayal gücüyle ikame etmeye çalıştığı izlenimi edinilebilir. Bu sebeple belki de hiç yaşanmamış bir geçmişi tesadüfi bir karşılaşma üzerinden retrospektif olarak inşa etmeye çalıştığını, dolayısıyla bir bellek yaratmaya çabaladığını düşünmek yanlış olmaz. Kendince anlamı olmayan, yalnız yaşanılan bir hayatı, başka birini de ortak ederek kuyudan kurtulma gibi aynı zamanda metaforik anlamı da olan bir olayla anlamlandırmaya çalışmak ve ortak bir geçmiş inşasına girişmek Hae-mi için bir çıkış yolu olarak gözükürken Jong-su içinse hakikatin ardına düştüğü şizofrenik sorgulamaların başlangıcı olacaktır.

Filmin dokusunu oluşturan Kafkaesk belirsizlik iklimine ivme kazandıran asıl olaysa gizemli bir karakter olarak hikayeye dahil olan Ben’in hobi olarak, suç olduğunu bile bile, fonksiyonel ve biçimsel estetiğini yitirmiş seraları yaktığını iddia etmesidir. Bu aynı zamanda Jong-su için bir kez daha, tanıklığı olmayan bir gerçeklik iddiasıyla sınanması anlamına gelmektedir. Ben refah düzeyi oldukça yüksek, canı istediği gibi yaşayan, hüzün duygusunu hiç tatmamış, yaşamı ciddiye almayan bir karakter. Ben ve Jong-su’nun bir araya geldiği her karşılaşma anını Lee Chang-dong adeta sınıfsal bir çatışma gibi kurgulamış. Ben’in ultra lüks aracıyla Jong-su’nun eski kamyonetinin önlü arkalı park edişi, Ben’in görkemli evini Jong-su’nun bir müzeyi dolaşır gibi dolaşması ve birlikte gittikleri gece kulübü sahnesinden hemen sonra Jong-su’nun ahırında ineklere yem verdiği sahneye geçişi bu sınıfsal ayrımın imgesel temsillerini yarattığı gibi, bu sahneler Jong-su’nun kıskançlıkla bezeli sınıf kininin nasıl ilmek ilmek örüldüğünün izini sürmek açısından çarpıcı bir yer tutuyor.

Sera yakma fikrinde cisimleşen Ben’in bir hayli sınıfsal bırakınız yapsınlarcı kural tanımazlığı ve hazcılığı, Jong-su’nun gözündeki Great Gatsby benzetmeli gizemli zenginliği ve Hae-mi’yle olan esrarengiz ilişkisi Jong-su’yu paranoyak derecede takıntılı hale getirirken bir yandan da bir türlü roman yazmaya başlayamamasının sebebi olarak gördüğü belirsizlik ve bilinmezlik hissini büyütmektedir. Çünkü Jong-su’ya göre dünya bir muammadır, gizemlerle doludur. Tıpkı Lee Chang-dong’un bir önceki filmi Poetry’de yaşlı kadının şiir yazmak için uzunca süre yürekten bir duyumsamayı beklemesi gibi, Jong-su da ancak dünyaya dair zihnini bulandıran çelişkileri ortadan kaldığında, yani kendisini kuşatan esrarın sırrına vakıf olduğunda romanını yazmaya başlar. Lee Chang-dong iki filminde de aynı temayı farklı türsel alanlardan (şiir ve roman) yakalayarak yaratım sürecini hem mümkün hem de değerli kılan hissetme ve anlamlandırma sancılarını sinemasına taşımış.

Son söz olarak, sinemanın bir sanat olarak yerelden evrensele seslenme imkanı vermesinin ve birbiriyle diyaloğa girebilen (aslında metinlerarası bir okumaya olanak veren) eserler üretmesinin çarpıcı bir örneği olarak aynı anda Cannes’da yarışan Burning ve Ahlat Ağacı’nın tematik ve imgesel benzerliklerine değinmeden geçmek bu yazıyı eksik bırakacaktır. Her iki filmde de baş karakterlerin roman yazmayı dert edinmiş olması; Ahlat Ağacı’nda atanamayan öğretmenler üzerinden örneklenen, Burning’de ise televizyonda verilen işsizlik istatistikleriyle vurgulanan, dolayısıyla arka planda her iki ülkenin de ekonomik durumunu yansıtan genç işsizliği meselesi; her iki karakterin de komşuları tarafından bile sevilmeyen babalarıyla kurdukları kimi zaman nefret, kimi zaman dayanışma ilişkisi; farklı motivasyonlarla da olsa, Ahlat Ağacı’nda Sinan’ın babasının köpeğini, Burning’de ise Jong-su’nun babasının ineğini satması ve her iki filmde karakterlerin kendini gerçekleştirmelerinin bir aracı olarak temsil edilen kuyu meselesi… Güney Kore’nin Seul şehrinin kırsallarından Çanakkale’nin Çan ilçesine uzanan, birbirinin yabancısı bu topraklarda yaşanan benzer hikayelerin sinemanın o büyüleyici imgesel dili aracılığıyla birbiriyle konuşabilir ve temas edebilir hale gelmesi, Burning filmini kendi ufukları ötesinde düşünmemizi salık veren eşşiz bir deneyime kapı açıyor. 

Puanlama

8.5

8.5
Kullanıcı Oyu: ( 3 oylar ) 8

Burak Yılmaz 1990 yılında Denizli’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji bölümünden mezun oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra aynı bölümde doktoraya başladı. Deleuze’ün de teşhis ettiği üzere, sinema aracılığıyla kendine bir yer-yurt arama çabası içindedir.

Bir Cevap Yazın