Ana Sayfa İnceleme Fallen Leaves (2023): Hard Kapitalizm Çağında Aşk

Fallen Leaves (2023): Hard Kapitalizm Çağında Aşk

Fallen Leaves (2023): Hard Kapitalizm Çağında Aşk 7.5
0

Duygusuz/soğuk kuzey insanı, emek, izbe barlar, rock&roll, alkol ve romantizm… Avrupa’da yaşayan işçi ve göçmenlerin hayatları hakkında oldukça dolu bir filmografiye sahip Aki Kaurismäki‘yi bu kelimelerle özetlemek belki haksızlık olacaktır fakat dönüp dolaşıp hep benzer filmler çeken yönetmenin 20. uzun metrajı Sararmış Yapraklar (Kuolleet lehdet), işçi sınıfından iki bireyin karşılaşmaları, zahmetli de olsa birbirlerine uygun olduklarını anlamaları üzerine bir aşk filmi özünde. 70’li yılları, rock barları, sinemadan çıkmanın, sokakta posterlerin önünde filmi değerlendirmenin esrikliğini hatırlatan, günümüzde geçen ama oldukça nostaljik bir film karşımızdaki. Bu hissi, kendisinden alışkın olduğumuz sabit planlar, yemek masaları ve ışık kullanımı ile sağlamayı bir kez daha başarıyor yönetmen. Yeşil, kırmızı, kahverengi tonlarının öne çıktığı yapay setler retro bir ortam yaratırken büyülü gerçekçi bir tarz oluşuyor. Diyaloglarla yarattığı ifadesiz mizah da yönetmenden aşina olduğumuz ve sinemasını sevmemizin başlıca nedeni olarak yine iyi işliyor.

Shadows in Paradise (1986), Ariel (1988) ve The Match Factory Girl (1990) filmleriyle üçleme olarak planlan “Proletarya” serisinin dördüncü filminde, bugünün Helsinki’sinde, ağır ve zor şartlarda çalışan, hayatlarından memnun olmayan iki işçicinin günlük rutinlerine bakıyoruz. Mekan insanı tanımlamak, tanımak, gelişebileceği, genişleyebileceği alanı görmek açısından son derece önemlidir. Ansa vaftiz annesinden kalma, salon, mutfak ve yatak odasının tek bir alanda olduğu, 1 göz odada yaşar. Holappa ise çalıştığı inşaatın yatakhanesinde kalır. Bir süpermarkette çalışan Ansa ve metal işçisi Holappa ilk bakışta pek birbirlerine göre değildir; kadın sessiz, erkekse alkoliktir. Fakat bireyleri ezen, işsiz/yuvasız bırakan acımasız sistem karşısında elimizde kalan, akşamımızı güzelleştiren, bir sinema çıkışında bütün diğer her şeyi unutturan ufak tefek güzel şeyler hala vardır. İş yerinden arkadaşının ısrarı üzerine Holappa ve arkadaşı karaoke bara giderler, arkadaşı bir Fince tango söyler, Ansa’nın arkadaşı yan masadan laf atar, bu sayede birbirlerini fark eden Ansa ve Holappa arasındaki ilk bakışmaları izleriz. Cannes Film Festivali’nden Jüri Ödülü ile ayrılan filmin daha çok ödülü hak ettiğini burada belirtmek gerekiyor. Çok ince mimik ve jestlerle, konuşmadan sadece bakışlarıyla karakterine ruh veren Alma Pöysti filmin yıldızı olarak öne çıkıyor.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Le Havre (2011): Sarının Tonlarında Bir Arayış

Devamında tuhaf karşılaşmalar yaşanır, kadın erkeği bir tramvay durağında sarhoş, baygın otururken görür, gençler adamı soymaya çalışır fakat cebinde beş parası yoktur. Sonraki karşılaşmaları, kadının patronu mekanında uyuşturucu satışı suçundan yakalandığında ve kadın işsiz kaldığında gerçekleşir, ilk sözlü diyalogları burada olur, zamanları vardır fakat paraları yoktur, bir kafeye ardından da sinemaya giderler. Kaurismaki’nin esin kaynağı, çağdaşı ve arkadaşı Jim Jarmusch‘un The Dead Don’t Die filmini izlerler, beğenirler. Film çıkışında erkek kadının telefon numarasını ister. Oldukça geleneksel şekilde ilerleyen ve gelişen kadın-erkek ilişkisi yönetmenin bilinçli olarak çağın gerisinde, çağın ruhuna ve hızına ters bir atmosfer yaratma çabasındandır. Kadının telefon numarasını yazdığı kağıdın erkeğin cebinden uçup kaybolması da bir uzatma, özlem, kavuşamama etkisini beslemek amacıyladır; filmin sonlarına kadar birbirlerinin isimlerini dahi bilmezler. Yedikleri romantik yemek sonrası kadının ikram ettiği aperatif içki adamı kesmez, adamın alkol bağımlılığı yüzünden kadın rahatsız olur, babasını ve kardeşini bu sebepten kaybettiğini söyler, erkek kadını tersler, anlaşamazlar, erkek evi terk eder.

Film sinefillere hitap ettiği gibi Kaurismaki’nin kendi sinemasını biçim yönünden besleyen Robert Bresson‘a bir saygı duruşudur aynı zamanda. Film çıkışında 2 yaşlı sinefil alakasız benzetmeler yapar: Bir tanesi Jarmusch’un zombi filminin Bresson’un Bir Taşra Papazının Güncesi, diğeri ise Godard’ın Çete (Bande à part) filmini hatırlattığını söyleyip olaysız dağılırlar.

Kaurismaki müziği geçişlerde ustaca kullanır. Filmin yükseldiği sahnede, Holappa alkolü bırakma kararı almıştır, canlı müziklerini icra eden indie pop grubu Maustetytöt (Kaurismaki’nin çağdaş müziği de takip ettiğini gösteren bir ekleme gibi sanki) isimli grubun şarkısı erkeğin ayılmasına/aydınlanmasına sebep olur: “Senden hoşlanıyorum da kendime yok tahammülüm. Seni bilmem ama ben başkasını aramıyorum” Daha sonrasında telefonda barışırlar, ardından erkek kadının evine giderken tren kazası sonucu ağır yaralanır, ikinci defa ayrı kalırlar fakat kaderleri onları bir şekilde yine birleştirir, kadın erkeğin komada olduğunu öğrenir, yanına gider, onunla ilgilenir; bu sahnelerde romantizm dozu yükselir ve biz seyirciler bu iki insanın birbirlerine uygun bir çift olduğuna ikna oluruz.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Rikos ja rangaistus (1983): İki Aynı Arasındaki Parmaklık

Filmde yer alan diğer bütün eşyalar gibi eski tip radyodan işitilen Ukrayna işgalinin hüznü ve sanki hayatımız boyunca hep bir savaşa çaresiz bir şekilde tanık oluyormuşuz hissi bireylerin yaşama azmini kıran bir başka etmendir. Köpeğin ismini Chaplin koyarlar ve Modern Times (1936) filminin final karesine oldukça benzer bir kapanış izleriz. Bütün bunlar, sinefil referanslarıyla dolu bu 81 dakikalık filmi Kaurismaki’nin ustalık eseri olarak nitelendirebilmemizi sağlar.

Kaurismaki’nin sinemasına sıkıştırdığı minimal hisler, acı-tatlı yaşantılar, insanı gülümseten minik detaylar pek tadı kalmamış dünya ve hayat içerisinde bize ilham olma potansiyeline sahiptir. Belki ucuz ve klişe bir mesaj ama insanın insanı kırdığı bu kötülükler aleminde iki işçinin birbirine tutunması gibi romantik bir ihtimal gökyüzünde asılı duruyor, almak isteyene der yönetmen. Evsiz kaldığı için geceleri dışarda, banklarda yatmak zorunda kalan ana karakterini duygu sömürüsü nesnesi yapmadan, içimizden biriymiş gibi onun trajedisini yansıtabilmesi yönetmenin en büyük maharetlerinden. Sinemada görülmesi gereken, çıktıktan sonra film posterlerinin önünde arkadaşlarla üzerine sohbet edilebilecek, eski zamanlardan kalma bir film.

Puanlama

7.5

7.5
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Tuncay Uravelli 91 doğumlu. Hiç bitmeyecekmiş gibi duran öğrencilik hayatına Eskişehir’de, yüksek lisans eğitimi ile devam ediyor. Okuyor, yazıyor, dinliyor, anlatmak için yaşıyor.

Bir Cevap Yazın