Ana Sayfa Eleştiriler Drive My Car (2021): Aşınmış Bir Hayatı Sür(dür)mek için Bir Kullanma Kılavuzu

Drive My Car (2021): Aşınmış Bir Hayatı Sür(dür)mek için Bir Kullanma Kılavuzu

Drive My Car (2021): Aşınmış Bir Hayatı Sür(dür)mek için Bir Kullanma Kılavuzu 8.0
0

2021 sinema yılına Ryûsuke Hamaguchi’nin damga vurduğunu iddia etmek sanırım pek çokları için tartışma götürmeyecektir. Aynı yıla iki film birden sığdıran Japon yönetmen, Wheel of Fortune and Fantasy ile Berlinale’den Jüri Büyük Ödülü’yle dönerken Drive My Car filmiyle yarıştığı Cannes Film Festivali’nde ise en iyi senaryo ödülüyle onurlandırıldı. Hem görece daha prestijli bir festivalin daha prestijli bir kategorisinden ödülle ayrılmasından hem de bir Murakami uyarlaması oluşundan olsa gerek, Drive My Car filmi, aynı yıl içinde rekabet ettiği kardeş filmi Wheel of Fortune and Fantasy filmini gölgede bırakmayı başardı.

Murakami öykülerinin, 2018 yılının en çok ses getiren yapımlarından biri olan Burning) filminin hemen hatırımıza geleceği üzere, özellikle Asyalı usta yönetmenlerin hünerli dokunuşlarıyla sinemaya çok yakıştığı aşikâr. Hamaguchi de Murakami’nin sözcüklerinden hareketli imgeler yaratma sorumluluğunun altından başarıyla kalkıyor. Murakami’nin aynı isimli öyküsünden uyarlanan ve ‘Men Without Women’ isimli koleksiyonunda yer alan diğer öykülerden beslenen Drive My Car filmi, çocuğunu ve sonrasında eşini kaybeden bir tiyatro yönetmeninin şimdiki zamanı ve geleceğini bulanıklaştıran geçmişiyle hesaplaşma ve geciktirilmiş bir yas sürecini nihayete erdirme çabasına odaklanıyor.

Filmin hemen başında sahnelenen “Godot’yu Beklerken” oyunundan sunulan küçük bir kesit filmin sonlarına isabet eden bir projeksiyon ortaya koyuyor aslında. Çaresizlik içindeki iki adam yarın kendilerini asacaklarını, ancak bekledikleri Godot gelirse kurtulacaklarını söylüyor. Drive My Car, bu anlamda bir Murakami uyarlaması olduğu kadar bir Godot’yu Beklerken hikayesi aynı zamanda. Filmde hemen herkesin yarına çıkmaya sebepleri, boşa geçmiş bir hayatı anlamlandırmanın arayışları ve umut bağladıkları bir Godot’su var. Tiyatro oyuncusu ve yönetmeni Kafuku’nun Godot’sunun tiyatro festivalinin kendisine tahsis ettiği özel şoförü Misaki olduğunu filmin sonunda anlayacağız. Çocuklarını kaybettikten sonra cehenneme dönen hayatlarından bir çıkış yolu arayan Kafuku’nun eşi Oto’nun çıkışı ise kurmaca hikayeler, oyunlar yazmak. Dilsiz olduğu için işaret diliyle provalara katılan kadın için, ‘bir zamanlar sıkışmış bedenimi tekrar harekete geçirdi’ diye tarif ettiği Çehov metinleri. Misaki’nin tek bildiği şeyse araba kullanmak. Annesinin ölümünden geriye kalan hiçliğin ama aynı zamanda yaşama devam etme iradesinin de yerini tutan, rotasız bir yolda olma hali temsili. Misaki’nin hiç görmediğimiz müteveffa annesininse kendi kaçışını, Misaki’nin sebebini “ne yapıyorduysa bu cehennemde hayatta kalmak için yapıyordu” diye açıkladığı, ikinci bir persona yaratmakta bulduğunu işitiyoruz. Bütün bu umutsuzluk ve umut diyalektiğine film boyunca tekrar edip duran, zaman zaman Kafuku’nun arabasındaki bir teypten, zaman zaman tiyatro provalarından kulak verdiğimiz Çehov’un Vanya Dayı (Uncle Vanya) metni eşlik ediyor. Karakterlerin, özellikle de Kafuku’nun iç dünyasıyla çarpıcı bir şekilde paralellik gösteren metin, kara yazgının bir tür ağır başlılıkla kabullenişini öğütlüyor, ancak bu kabullenişin kadere teslimiyet yerine mücadele ve yenilgilerden müteşekkil bir yaşamı olumlayan bir içgörüye yol vereceğinin haberini de veriyor.

Drive My Car filminin, ‘hayat bir sahnedir’ klişelerinden kendisini ciddiyetle ayıran, rol yapmanın tiyatro ve gerçeklik arasındaki sınırlarını deneyimler ve sonuçlarıyla çizen bir anlatısı var. Kafuku’nun trajedisi, gerçek hayatta rol yapmakla başlarken, ancak tiyatro sahnesinde rol yapmakla bir çözüme kavuşuyor. Kendisini aldattığına tanık olduğu eşi Oto’yla yüzleşmekten kaçınan, onun yazdığı erotik metinlerdeki yabancıların Oto’nun cinsel hayatının bir parçası olduğunu sezdiği halde kıskançlığını baskılayan, kısacası onu kaybetmemek için hayatı boyunca hiçbir şey olmamış gibi davranan Kafuku, bu kaçınmalarının ve büründüğü sahte hallerinin bedelini eşinin ani ölümüyle ve dolayısıyla tüm hayatına sirayet edecek kaçırılmış bir yüzleşme fırsatıyla ödüyor. Buradan sonrası sadece bir yas süreci değil, tıpkı Vanya Dayı metnindeki gibi boşa geçmiş bir hayatın geri döndürülemez anları üzerine pişmanlıklar ve kendine yönelen bir yıkım olarak geri dönüyor Kafuku’ya. Hakikatten gerçek hayatında rol yaparak kaçınmaya çalışmış, ancak ironiktir ki, Oto’nun ölümünden sonra, oynadığı tiyatro oyununun ‘içindeki hakikati ortaya çıkaracağı’ endişesiyle sahne ışıkları altında rol yapmayı bırakmış. İşte budur Kafuku’nun çelişkisi. Drive My Car, işte bu denklemdeki çelişkiyi yerli yerine oturtarak bir çıkış vadediyor seyircisine. Gerçekte yaptığımız rollerin bize sıkışıp kalmış bir benlikten başka bir dönüşü olmadığını, bu bastırılmışlığın devam etmeyi ya da filmin diliyle söylersek yaşamı ileriye doğru sürmeyi mümkün kılabilecek bir yüzleşme imkânını ortadan kaldırdığını söylüyor. Bunun karşısında ise tiyatronun, insana başka bir rolü deneyimleme, başka dünyalara yakından bakma şansı sunduğu için tıpkı diğer sanat dalları gibi bir özgürleşme fırsatı tanıdığını da sezdiriyor. Bu anlamda Kafuku’nun kendisinden ve hakikatten kaçışı ancak şöförü Misaki’yle tanışana kadar mümkün oluyor.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: 2022 Oscar Ödülleri: En İyi Film Tahminleri
Yangında kaybettiği annesini kurtaramamış olmasının pişmanlığını taşıyan Misaki’yle eşi Oto’nun ölümünden kendisini sorumlu hisseden Kafuku, aralarında bir duygudaşlık ilişkisi geliştiriyorlar. Kafuku’nun arabası bu duygudaşlığın mekânı haline gelirken sürücü koltuğundaki Misaki ise durgun görünümünün ardına hapsettiği içtenliğini Kafuku’nun teypten bıktırırcasına çaldığı Vanya Dayı metninin giderek içine girmesiyle ortaya çıkarıyor. Kafuku’nun gözü gibi sakındığı arabasında ilk kez birlikte sigara içmelerine izin verdiği o an iki yabancı dünya arasındaki duvar yıkılıyor; arabanın tavanından sigaralarıyla gökyüzüne uzanan bir çift el, Hamaguchi’nin yarattığı o şiirsel mizansende duygudaşlık hissinin portesini çiziyor. Karlı memleketlere doğru yol alırken ikilinin yolculuğu bir meditasyon gibi akıyor. Bir yerde kamerayı tamamen uzaklaştırıp sesi bıçak gibi kesiyor Hamaguchi, akıllara hemen işaret diliyle konuşan kadınla evli olan adamın yemek masasında söylediği, ‘sessizlik çok değerlidir’ cümlesi geliyor. Kafuku ve Misaki’nin de çok fazla konuştukları söylenemez. Az ve öz diyaloglar ve teypten çalan Vanya Dayı’ya eşlik eden uzun sessizliklerden fazlası değil aralarındaki. Bu yüzden Kafuku’nun benimsediği çokdilli tiyatro metodu filmin tüm duygu evreninin bir özeti gibi: Japonca, Tayvan dili, İngilizce ve hatta Kore işaret dili… Kimse kimseyi tam olarak anlamıyor ancak tiyatronun gücü, şüphe götürmez bir açıklıkla bu yabancı dünyalar arasındaki duygu alışverişini mümkün kılıyor. Bambaşka sınıftan ve kültürden çıkagelen Misaki, sanki Kafuku’nun beklediği bir Godot gibi, ona gecikmiş bir yüzleşme imkânını yeniden sağlıyor, onun hakikatle ve hayatla kopmuş bağlantısını yeniden onarmasına yardımcı oluyor. En başa dönersek, Vanya Dayı rolüne geri dönen Kafuku için sahnede rol yapmak gerçeklikten bir kaçış değil, aksine gerçeği dolayımlayabilecek bir araç, bir kullanma kılavuzu haline geliyor tekrar. Film boyunca prova ettiği, teypte dönüp duran umutsuzluk ve umut diyalektiğiyle bir şekilde gerçek hayatı kesişiyor, Vanya Dayı metninin ne olursa olsun devam etmeye dair bir yaşama iradesi içeren o umutlu sonu, sanki kopya edilmiş gibi Kafuku ve Misaki arasındaki son diyaloglara birebir yansıyor.

Drive My Car oldukça katmanlı bir film. Yas süreci, yalnızlık, pişmanlık, zayıflık, kıskançlık, aşk, umut ve umutsuzluk gibi her türden duyguyu bazen bir prova masası etrafında, bazen tiyatro sahnesinde, bazense Kafuku’nun arabasının içinde sadelikle ortaya çıkarıyor Hamaguchi. 45 dakikalık prolog ve 3 saatlik süresiyle belki gereğinden fazla uzun tutulmuş olsa da metinlerarasılıktan beslenen diyaloglarının ve güçlü sinematografisinin etkisiyle seyircisini duygu dünyasının içine kolayca çekebiliyor.

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 7 oylar ) 6.9

Burak Yılmaz 1990 yılında Denizli’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji bölümünden mezun oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra aynı bölümde doktoraya başladı. Deleuze’ün de teşhis ettiği üzere, sinema aracılığıyla kendine bir yer-yurt arama çabası içindedir.

Bir Cevap Yazın