Ana Sayfa Eleştiriler Kunsten at græde i kor (2006): Acıklı Canavar

Kunsten at græde i kor (2006): Acıklı Canavar

Kunsten at græde i kor (2006): Acıklı Canavar 7.5
0
Danimarkalı yazar Erling Jepsen’in aynı adlı romanından yönetmen Peter Schønau Fog’un ilk uzun metraj filmi sıfatıyla beyaz perdeye uyarlanan “Kunsten at graede i kor” (Ağlama Sanatı) sinemanın bugüne kadar işlemekten azade kalmadığı, kalamayacağı ve hatta kalmaması gerekli bir konuyla ilgileniyor: çocuk istismarı. 2012 yılında Danimarkalı ünlü yönetmen Thomas Vinterberg’ün istismar suçlamasıyla toplum mahkemesinde yargılanan bir anaokulu öğretmenine odaklanan “Jagten” (The Hunt) filmi gibi “Ağlama Sanatı” da istismar kavramına özgün bir perspektiften yaklaşıyor. 

26. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde FIPRESCI ödülüne lâyık görülen film; kendini öldüreceğini söyleyen bir baba, umrunda olmadığı karşılığını veren bir anne ve onların kavgalarını izleyen çocuklarla açılıyor. Bu açılışla seyircisini ailenin mahremine ilk dakikadan dâhil eden yönetmen, filmin gidişatıyla ilgili ipucunu da böylece vermiş oluyor: mahremiyet yok, sırlar yok, herkes her şeyi biliyor. Çocuğun cinsel istismarını merkeze alan bir filmde hikâyenin ve karakterlerin gizli saklısının olmayışının; istismarla mücadelede ‘bilmenin ve bildirmenin’ önemine dair yönetmenin bir tercihi olduğunu varsaymak yanlış olmaz. Hakeza hikâyesi incelikle örülmüş, akıllı ve bilinçli bir filmle karşı karşıya olduğumuzu dakikalar ilerledikçe görmekte zorlanmıyoruz.

Konusu ve gerçekçi anlatımı itibarıyla dram türünde konumlandırabileceğimiz ancak işleyişi ve bazı anlarıyla mizahi ögeler barındıran film, akla şu soruyu düşürüyor: Çocuk istismarına dair bir filmde nasıl gülebiliriz? Mizah sadece güldürmenin değil daha fazla düşündürmenin, daha tokat misali anlatabilmenin de yoludur. Ağlama Sanatı, mizahın ‘kara’sından bir tutam serpiyor anlatısına. Bu filmde gülmüyoruz, en fazla acı bir gülümseme takılıyor dudaklarımıza. 


Yedi bölüme ayrılan filmde her bölüm, bir karakterin adını taşımakta. Evin en küçük çocuğu Allan tarafından tanıtılan karakterlerle açılan bölümlerden ilki ise, Büyük Oğul Asger. Mühendislik okuyan Asger’in, küçük kasabasında yaşayan ailesini ziyarete gelmesiyle başlayan bölümde baba Henry’nin geceleri kanepede oturup sürekli ağladığını, kendini öldüreceğini sayıklayıp durduğunu öğreniriz. Babasını sakinleştirecek yolu, onu çok seven ve bir dediğini iki etmeyen küçük Allan biliyordur. Ablası Sanne’nin odasına girerek onu uyandırır. Babasının yine ağladığını, alt kata inip onu ‘mutlu’ etmesi gerektiğini söyler. Sanne, sessizce kalkar ve Allan’ı uyarır: Abisi Asger bunu kesinlikle öğrenmemelidir.
 

Sürprizlerle dolu ve şaşırtma tonu yüksek bir olaya hazırlık niyetiyle çekilmiş ön sahneler olmaksızın aniden ve apaçık bir şekilde filmin henüz ilk dakikalarında yüzleşiyoruz istismarla. Günümüzde uzman kişilerin hemfikir olduğu görüşe göre, aile içi cinsel istismarlarda önemli olan kan bağı değil; çocuk üzerindeki anne-baba hakimiyeti ve çocuğun ebeveynlere bağımlılığından faydalanılması gerçeğidir. Doğar doğmaz seçilemeyen ebeveynlere bağımlı olarak başlayan insan hayatı, belirli bir evresine kadar bağımlılığını sürdürürken beslendiği en önemli kaynak -bizatihi anne baba özelinde- sevgi ve korunma oluyor. Bunun yerine çocukluk döneminin saf sevgi duyan ve bekleyen hâlini, korunaklı alan ihtiyacını art niyetlerine manipüle malzemesi olarak kullanan kişilerin kötülüğü ise açıklamaya yer bırakmayacak denli korkunç. Babanın ağlayarak, her konuda kendini suçlayarak, intiharla tehdit ederek kendini acındırması ve çocuklarının ona yardım etme çabası bu korkunç gerçeğin yansıması olarak karşımıza çıkıyor ve açıklamaya yer bırakmayarak izleyiciyi olan bitenle baş başa bırakıyor.
 

Üzerinde durulması gereken bir diğer husus filmin senaryosunun afili cümlelerden uzak, basmakalıp öğütlerden ayrık oluşu. Ahlak dersi vermeye kalkışmayan hafif senaryosu sayesinde film; olanca açıklığıyla yaşananları anlatabiliyor ve en önemlisi her şeyi bilen herkesin neler yaptığıyla kendiliğinden ilgilenebiliyor. Annenin gündüzleri her şey yolunda gibi davranarak, geceleri ise uyku haplarıyla kendini ‘uyutarak’ olanları görmezden gelmesi ve uyuşuk inkârı özelinde; istismarı bilenlerin evrensel profilini görmek mümkün. Niye susulduğu, karşı çıkılmadığı her toplumun yaşayışı üzerinden farklı sebeplerle açıklansa da film anne nezdinde bir neden sunmayarak şunu söylemekten çekinmiyor: Bahanesi olmayan bir suçun gizlenmesinin de bahanesi olmaz.

Allan’ın, küçük bir çocuk olarak ‘bilenler’ içindeki yeri ise filmin anlatısını güçlendiren esas dinamik. Babasını ‘mutlu’ edebilen ablasını çağırmayı görev edinmiş, onu mutlu edecek başka bir yol daha bulduğunda bunun için her şeyi yapabilecek bir çocuk. Herkese karşı babasının yanında durmaktan çekinmiyor çünkü onu zaman zaman mutlu etmek hiç de zor değil. Ablası Sanne’nin bundan kaçışına anlam verememesi ve baba sevgisi ise Allan’ı babasına koşulsuz şartsız bağlıyor. Ne olduğunu bilen ancak yaşı gereği anlama yeteneği bulunmayan Allan’ı, babasının duygusal istismarının gölgesinde çevresini ve neler olduğunu sorgular ve anlamaya çalışır hâlde izlerken, onun elinden tutuyor ve filmin sonuna varıyoruz. 
 
Bilmenin ve bilmekle kalmanın bahanesiz kötücüllüğü, günümüzde de küçüğün rıza vermesini mümkün görenlerin varlığının utancı, bir koruma yöntemi olarak çocukların ayıp-günahla değil cinsel eğitimin verilerek bilinçlendirilmesiyle istismara karşı öz savunma kazandırılması ve daha niceleri… Sorulara gark eden ve aradığımız cevapları bulabildiğimiz tüm iyi filmler gibi “Ağlama Sanatı” da iz bırakacak kabiliyette.

Puanlama

7.5

7.5
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 8.6

Serin Kuytu 1993 yılı Antalya doğumlu. Bozkırda bir devlet üniversitesinin Hukuk Fakültesi’nden mezun. Marmara Üniversitesi Film Tasarımı öğrencisi ancak okuyamıyor. Bursa’da adli işlerle uğraşıyor. Babasının elinden düşürmediği kamerası ve izledikleri 2. Dünya Savaşı filmleriyle büyüdü. Sinemada ışıklar karardığında film başlayana kadar kalbi çok hızlı atıyor.

Bir Cevap Yazın