Ana Sayfa Eleştiriler Minari (2020): Toprağa Ekilen Bir Tohum Olarak Aile

Minari (2020): Toprağa Ekilen Bir Tohum Olarak Aile

Minari (2020): Toprağa Ekilen Bir Tohum Olarak Aile 5.5
0

2020 yılının henüz başında, Sundance Film Festivali’nde gösterilen Minari, drama dalında “Seyirci” ve “Büyük Jüri” ödülünü kazanarak sezona hızlı bir giriş yapmıştı. Beklentileri yükselten film, Oscar ödülleri için 6 adaylık elde ederek geniş kitlelere ulaşmayı şimdiden garantiledi. Parasite filminin 2020 yılındaki ödüllerde elde ettiği şaşırtıcı başarının da katkısıyla bütün dünyanın Güney Kore sinemasına bakışının değiştiği ve merakın arttığı bir gerçek. Başka bir ödül sezonunda “En İyi Özgün Senaryo” adaylığı ile teselli edilecek bir bağımsız yapım aslında Minari. Sade, özgün fikirli, görece düşük bütçeli yapımlarıyla sevdiğimiz A24 yine benzer bir filmle karşımızda. Holywood fabrikasının tekrara düşmesi, yaratıcılık sıkıntı çekmesi ile doğan, Asya ve Afrika kökenli fakat Amerika doğumlu yönetmenlere öykülerini anlatma fırsatı veren bu yapım şirketinin varlığı, sinemanın demokratikleşmesi ve çoğulculuk bakımından olumlu bir gelişme olmakla birlikte, A24 ve benzer bağımsız yapım şirketlerin bağımsız kanaldan yeni “ana akım”ı yaratması, sürekli tekrarlanan tema ve biçimlerin ötesine geçememeleri riskini de taşıyor. Baştan söylemek gerek ki Minari bu ikiliğin ortasında kalmış, özgün fakat yetersiz bir film.

Kore kökenli Amerikan yönetmen Lee Isaac Chung‘un 4. uzun metrajlı filmi, yarı otobiyografik olarak nitelendirilebilecek, göçmen bir ailenin hayatta kalma öyküsünü anlatıyor. 80’ler ABD’sini arka planına alan film, Holywood yapımlarında sıkça işlenen “Amerikan Rüyası” ethosunu tersine çevirip yeniden incelemek derdinde. 19. yüzyıldan itibaren zayıflayan, kültürel ve maddi açıdan zengin, demokratik Amerika ideali, özellikle edebiyat ve sinemada 1920’lerden itibaren sıkça işlenen bir konu. İlk örneklerinden olan ve birçok defa sinemaya da uyarlanan The Great Gatsby romanı, bu idealin kavramlaştırıldığı ve bu amaca ulaşamayan aciz karakterleri anlatan bir eser. Bu projenin başarısız, karanlık yanlarını gösteren çağdaş yorumlardan ise Requiem for a Dream (2000), Mulholland Drive (2001), American Honey (2016) ve The Florida Project (2017) filmleri sayılabilir. Minari de bu saydığım filmlerin tarafında yer alan fakat bu ideale birey yerine göçmen bir ailenin perspektifinden bakarak farklı yaklaşımlar sunan bir yapım.

Kırsalda, bahçesinde kendi ürünlerini yetiştirip zengin olmayı planlayan baba (Steven Yeun) ile şehirde yaşamak ve çocuklarını okutmak isteyen anne (Yeri Han) arasında başlayan çatışma, Amerika’da doğmuş, İngilizce konuşabilen David (Alan S. Kim) ile Kore’den yeni gelmiş, “köylü”, gelenekçi anneanne (Yuh-Jung Youn) arasında devam ediyor. Dış dünyada ise Yi ailesini oldukça hoşgörülü bir şekilde karşılayan Hristiyan kilisesi ve onun küçük topluluğu var. Fakat burada herhangi bir dramatik çatışma, filmi derinleştiren bir açılım, meseleyi genişleten karakterler sunulmuyor. Yan karakter olarak sıkça gördüğümüz Mr. Harlan, çiftçi olarak geçinen Amerikan insanını tanımamız haricinde bir işlev göstermiyor. Film geleneğin yara aldığı, sakat kaldığı, felaketin ucundan dönülen bir finalle aileyi kendi içinde barıştırarak bitiyor. Burada, filmin çözüm kısmında, daha yaratıcı, çarpıcı anlar görmek isterdim.

Yönetmen Chung kamerasını özellikle 1-2 sahnede çok iyi konumlandırıyor. Bunlardan birinde, Kore’den yeni gelen anneannenin memleketlerine has baharat poşetlerini açması ve kızının bunları görünce duygulanmasını izliyoruz. Odanın dışından mahrem bir ana tanık oluyoruz daha sonrasında ise çocuk karakterin bakışını görüyoruz. Etkileyici ve duygusunu seyirciye geçiren bu sekanstan başka akılda kalıcı pek fazla şey yok maalesef filmde. Filmin tamamında kurulan atmosfer, başarılı sanat ve görüntü yönetimi, iyi kurgu haricinde, çevresinde dolaşıp derinleştiremediği ve büyütemediği çatışmalar, anlar olduğunu da belirtmek gerek. Bu açıdan, yine bir Asya kökenli Amerikalı yönetmen olan Lulu Wang‘ın bir önceki sezonda izlediğimiz, yine bir A24 yapımı olan filmi ile benzeştiğini düşünüyorum. The Farewell, dram ve komediyi oldukça dengeli bir şekilde seyirciye aktaran başarılı bir film olsa da vurucu hamleyi yapmak konusunda yetersiz kalıyordu. Bunu yönetmen tercihlerinden çok bir yapım şirketinin tarzı olarak okuyabiliriz. Bir türlü çıkış bulamayan Amerikan sinemasının değişimi anlamında olumlu bir gelişme fakat büyük anlatıların yerine daha minör, bireysel, minimalist öykülerin öne çıkmasının farklı sinema çevrelerinde nasıl karşılanacağı da önemli bir konu.

Sonuç olarak, göçmen olmanın, başka bir ülkede ev ve aile kurmanın zorlukları olarak özetlenebilecek bir konuyu baba, anne ve oğul perspektifinden oldukça nahif, duyguları abartmadan anlatabilen bir film var karşımızda. Büyükannenin Kore’den getirdiği minari bitkisinin tohumu ise filmin ince bir şekilde kurduğu metafor ve filmin isminde anlam buluyor. Yi ailesi ile yabancı topraklarda serpilmeyi başaran minari bitkisi arasında kurulan paralellik, hikâyenin ana damarını oluşturuyor ve finalde vurgulanıyor. Bunun yanında, ailenin birbirine muhtaçlığı, kavganın içeride değil dışarıda verilmesi gibi alt mesajlar seyirciye aktarılıyor.

Puanlama

5.5

5.5
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 7

Tuncay Uravelli 91 doğumlu. Hiç bitmeyecekmiş gibi duran öğrencilik hayatına Eskişehir’de, yüksek lisans eğitimi ile devam ediyor. Okuyor, yazıyor, dinliyor, anlatmak için yaşıyor.

Bir Cevap Yazın