Ana Sayfa Kırmızı Halı ve Festivaller Oscar 90. Oscar Ödül Töreni Loveless / Nelyubov (2017): Ortega Y. Gasset ve Roland Barthes Pasajlarında Birey, Toplum, Aşk*

Loveless / Nelyubov (2017): Ortega Y. Gasset ve Roland Barthes Pasajlarında Birey, Toplum, Aşk*

Loveless / Nelyubov (2017): Ortega Y. Gasset ve Roland Barthes Pasajlarında Birey, Toplum, Aşk* 8.5
0
Bir evin birbirinden uzaklaşan odaları ve bu odalara girmeyi zorlaştıran sürekli değiştirilen şifreler, her oda dünya haritası renklerinde; kadın ve çocuğun (çocukların) odası mavi erkeğin odası koyu kahverengine boyanmış . Birbirinden uzaklaşan bu odaların ‘renklerin’ (birey toplum devlet) ahenksizliğinin gürültüsü.

Göğ şehre beyaz tüllerini asmadan narın hezar pâre bölündüğü o bayramda Protohronia bayramına birkaç saat kala misafiri olduğum resim dolu bir odada Zhenya Boris Alhosya’dan Ortega Y. Gasset pasajları

Christ Crowned with Thorns – Gerard van Honthorst

*Açıkça görülüyor ki insanda, “insan” olmaya başlamasıyla birlikte, bütün öteki hayvanlarınkiyle kıyaslanamayacak üstünlükte bir iletişim gereksinimi ortaya çıkmıştır; önüne geçilmez şiddetteki o gereksinimin tek kaynağı insan olmaya hazırlanan o hayvanın “söyleyecek çok fazla, acayip bollukta şeyi olması” idi. Başka hiçbir hayvanda bulunmayan bir şey vardı onda: dışavurulmayı, dile getirilmeyi isteyen taşkın bir “iç dünyası”.

*Günümüzde uygarlığı tehdit altında tutan en büyük tehlike: Yaşamın devletleştirilmesi, devletin her şeye burnunu sokması, toplumun içinden geldiği gibi yapacağı türlü işi devletin yutması; yani sonuçta insanların yazgısını ayakta tutan, besleyen, ileri doğru iten tarihsel doğaçlamanın yok olması.

*Tarihin bize sunduğu 3000 yılından öncesine dayanan en eski bir bilgiye göre Sümer-Akad kentlerinde iki dil konuşulurmuş -biri erkeklerin kullandığı eme-Ku dili, öbürü kadınların kullandığı eme-Sal dili, bu aynı zamanda “ihtiyatlıların dili” demekmiş. Erkeklerle kadınlar aynı dili konuşmamaya bu kadar erken mi başladılar, ne dersiniz?

Jacob Wrestling with the Angel – Rembrandt

*Stendhal, kendi sevgi kuramına verdiği “billurlaşma” adını, çok iyi bilinen bir olgudan almıştır. Salzburg madenlerine bir ağaç dalı atar da ertesi gün çıkarırsanız, dalın değiştiğini görürsünüz. Dalın o yalın, bitkisel biçimi tüm yüzeyde, oya gibi parlak billurlarla kaplanır. Stendhal’a göre, sevme gücü olan ruh da buna benzer bir süreçten geçer. Kadının gerçek kişiliği erkeğin ruhuna işler, onu yavaş yavaş düşsel üstyapılarla süslemeye başlar; çıplak ruh üzerinde bu süsler, üst  üste yığılarak düşlenebilecek en kusursuz biçimleri oluşturur.

*Sevginin ve nefretin ateşi, en iyi biçimde nesnesine bakılarak anlaşılır. Sevgi, nesnesi için ne yapar? Yakında ya da uzakta olsun, eş ya da çocuk olsun, sanat ya da bilim olsun, vatan ya da Tanrı olsun sevgi, kendisini sevgilinin yararına ortaya koyar. Arzu, arzulamanın tadını çıkarır; ondan doyum sağlar, ama o ona hiçbir şey vermez, hiçbir şey katmaz; verecek hiçbir şeyi yoktur. Sevgi ve nefret sürekli etkindirler; sevgi, uzaktan olsun, yakından olsun özellikle yüceltici, övücü, olumlayıcı, okşayıcı bir tutum içindedir. Nefret de, nesnesini aynı tutkulu havayla sarar ama zedeler, kızgın sam yeli gibi kavurur, iyice aşındırır ve yok eder. Bütün bunların -yineliyorum- gerçekten olması gerekmez; nefretle yan yana bulunan duygulara, bu duygunun kendisini oluşturan düşsel edimlere değiniyorum şimdi. Öyleyse sevginin, sevgiliyi sıcak bir havayla onaylayarak aktığını, nefretinse aşındırıcı  bir zehir çıkardığını söyleyebiliriz.

*Sevgi merkezkaçtır; nesneye doğru gerçek bir ilerleyiştir; süreklidir ve akışkandır. Sevgiyle nefret arasındaki temel ayrımı artık belirleyebiliriz. Merkezkaç olduklarından sevgi de, nefret de aynı yönde hareket eder; söz konusu kişi de nesneye doğru hareket eder; ama aynı yönü paylaşmalarına karşın, nedenleri ve niyetleri birbirinden farklıdır. Nefretin nedeni olumsuzdur, bundan dolayı insan, nesneye doğru ama ona karşı olarak gider. Sevgideyse insan gene nesneye doğru ama bu kez ondan yana olarak gider.
 
The Tower of Babel – Pieter Bruegel
     
*Politika, devlet, hukuk, topluluk ve topluluğun bireyle ilişkisi, ulus, devrim, savaş, adalet vb.nin -yani şu son kırk yılda en çok söz konusu olan şeylerin- ne olduğu konusunda iyi niyetle fikir edinmek isteyen bir kimsenin günümüzde yararlanabileceği toplumbilim öğretilerinin yetersizliği, en basit toplumsal olguları toplumbilimcilerin kendilerinin de yeterli ciddiyetle, derinine, yani köklerine inerek çözümlemiş olmayışından kaynaklanmaktadır. Saydığımız kavramlar toplamının hepten belirsiz ve çelişkili oluşu bundandır.

*John Stuart Mill: “Tek tek düşünürlerin özel öğretileri bir yana, dünyada toplumun birey karşısındaki gücünü, gerek kamuoyu gerekse yasaların baskısıyla son haddine vardırma yolunda kuvvetli bir eğilim var, hem giderek artmada.  Ve dünyada etkili olan bütün değişiklikler toplumsal gücü artırıp bireysel gücü azalttığından, bu taşkın kendiliğinden ortadan kalkma yoluna girecek değildir, tam tersine, gittikçe korkunçlaşacaktır. 

*Uygarlık” adını verdiğimiz şey -bütün o maddi ve manevi rahatlıklar, bütün o dinlenmeler, bütün o barınaklar, artık alışkanlığa dönüşmüş bütün o erdemler ve disiplinler, artık güvendiğimiz, insanoğlunun yaşam denen o ilk kaçınılmaz deniz kazasında kendisine bir cankurtaran simidi diye yarattığı güvenceler dizisi ya da sistemi- bütün o güvenceler, en ufak bir dikkatsizlik sonucunda, göz açıp kapayıncaya dek, insanların elinden uçup hayalet gibi kayboluveren güvensiz güvencelerdir. Tarihin bize anlattığı sonu gelmez gerilemeler, çöküşler ve yozlaşmalardır.

Two Human Beings (The Lonely Ones) – Edvard Munch

*Yaşam, ister bireysel, ister toplu yaşam olsun, ister kişisel, ister tarihsel olsun, özü tehlike olan evrenin tek varlığıdır, iniş-çıkışlardan oluşur. Kesin bir terimle söylersek, dramdır.

*Kendi iç dünyasına çekilme, iç rahatlığıyla benliğin dürüst derinliklerine dalma yeteneği yitirildi. Salt eylemden dem vuruluyor. Şimdiye dek birkaç uygarlığın hakkından gelmiş olan ötekileşme çığırtkanı laf cambazları, insanları düşünecek hâlleri kalmasın diye serseme çeviriyorlar; yalnız kalıp da kişiliklerini yapılandırabilecekleri tek yerde, yalnızlıkta yeni baştan yapılandıramasınlar diye insanları salkım saçak kalabalıklarda yığılmaya zorluyorlar. Gerçeğin hizmetinde olmayı kötülüyorlar.

*Bireyleri birbirlerine en sıcak sevecenlik bağlarıyla bağlı bulunan, örnek derecede uyumlu bir ailenin o örnek uyumu ancak her birinin ötekiyle sayısız çatışma ve çarpışmalarının sonunda ulaştıkları iyi bir uzlaşma ve karşılıklı uyarlanmadır; o çatışmalar ne denli ufak olursa olsun, aslında hepsi düpedüz savaşımdır.

Puanlama

8.5

8.5
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 5.5

Semih Alkan 1985 yılında Ankara da zaman hokkasının içerisindeki farklı renklerin arasında yerimi aldım.Fotoğraf sanatı ile iştigalim.Hikaye anlatmanın kısırlaştığı bir çağda , modern çağın en önemli hikaye anlatma aracı olan sinema ile “Açık hava sinemalarının” son demlerine yetişerek tanıştım.İnsan,zaman hokkasına daldırdığı divit ile hikayesini anlatmaya devam etmekte;sözle-yazıyla- mercekle.Senin hikayen ne ?

Bir Cevap Yazın