Ana Sayfa İnceleme Ah Gözel İstanbul (2020): İstanbul’u Gezen İki Flanör

Ah Gözel İstanbul (2020): İstanbul’u Gezen İki Flanör

Ah Gözel İstanbul (2020): İstanbul’u Gezen İki Flanör 8.0
0

“Kentte, her durumda gözün görebileceği, kulağın işitebileceğinden fazlası, keşfedilmeyi bekleyen bir dekor ya da manzara vardır. Hiçbir şey kendiliğinden deneyimlenemez. Çevresiyle her zaman bağları olmalıdır, kendisini meydana getiren olaylar dizisiyle, geçmiş deneyimlerin hatırasıyla algılanabilir.”

Kevin Lynch’in, Kent İmgesi adlı kitabında[1] ifade ettiği bu sözler, bir kentin salt coğrafi bir mekândan daha fazlası olduğuna gönderme yapar. Kent, zaman içerisinde değişen yapısına karşın her zaman anlam ve anı yüklüdür. Bu nedenle kente bakmak ama gerçekten “bakmak”, onu keşfetmek Lynch’e göre insana her zaman özel bir zevk verir. İstanbul şehrine de aynı zevk ve merakla bakan tarihçi Eremya Çelebi Kömürciyan, bir flanör gibi gezdiği İstanbul’da, tıpkı Lynch gibi görünenin arkasındaki görünmeyeni anlatmaya çalışmış ve İstanbul Tarihi: 17. Asırda İstanbul (1662-1684) kitabını kaleme almıştır.

Zeynep Dadak’ın Kömürciyan’ın seyahatnamesinden uyarladığı bu ilk uzun metraj belgeseli, yönetmenin özgün tarzını ortaya koyuyor. Yönetmen, İstanbul Seyahatnamesi’nde anlatılan 17. yüzyılın İstanbul’u ile 21. yüzyılın İstanbul’unu harmanlıyor. Böylece yüzyıllardır kitaplara, filmlere, masallara konu olan bir şehrin tarihsel dönüşümü gözler önüne seriliyor.

 “Yaptığım şeyleri görenler boş yere yorulup, bildiğimiz şeyleri bize anlatıyorsun diyerek benle alay ederler. Bu ahmaklara cevap verecek değiliz. Asıl olan bildiğini sandığının ardındaki hikâyedir” (Ah Gözel İstanbul)

Ah Gözel İstanbul filminin prolog sahnesinde yer alan, Eremya Kömürciyan ve yönetmen Zeynep Dadak’ın görüşlerinin harmanlandığı bu alıntı, içinde yaşadığımız “şimdi” ve “burada”nın ne kadar farkında olup olmadığımızı sorguluyor. Görülmeyen, görülmek istenmeyen ve öylesine yaşanan şeyler üzerine atılan bakış, bir şehrin yaşayan ruhunu ölümsüzleştiriyor.

Ah Gözel İstanbul, klasik belgesel formatından farklı bir yapıda dökü-drama olarak anlandırılabilecek fantastik bir belgesel. Film hem 17.yüzyıl metniyle, 21.yüzyıl görselini birleştirdiği için, hem de kullandığı müzikleri, sinematografik tercihleri ve filme konu olan İstanbul’un unutulmaz tarihi figürleri nedeniyle masalsı bir anlatıma sahip. Erdem Helvacıoğlu ile birlikte çalıştığı müzikler, filme konu olan İstanbul ve onun tarihi figürleri kadar eklektik. Yönetmen[2] “minimalist bir caz müzisyenine davul ekletme baskısı” gibi ses ve müzik seçiminde oldukça titiz çalıştıklarını ifade ediyor.

Kömürciyan’ın şehrin surlarının dışından merakla baktığı bu şehir,  Dadak’ın kendi bakış açısıyla birleşiyor. Yönetmen bir röportajında[3]O nostaljik bakışı sevmiyorum, o bakışın güç dengelerini görmezden geldiğini, yalandan bir altın dönem yarattığını düşünüyorum. Ayrıca şehre ‘ah ne güzel günlerdi’ diye bakmanın kimseye bir faydası yok bugün” diyor. Dadak, uyarladığı seyahatnameyi, o günün arşiv görüntüleriyle anlatmak yerine bugünle anlatmayı tercih ediyor. Çünkü bugün İstanbul, Kömürciyan’ın romantik bakışının arasına giren yıkık binalar, modern biçimsiz yapılar, üst üste binen arabalar ve dört bir yanı saran dükkânlara sahip. Geçmiş yalnızca şehri gezen oyuncu Sezgi Mengi’nin arada bir sırtına yansıyan o silik görüntülerden ibaret. Zaten geçmiş hepimiz için arada bir aklımıza gelen o silik imgeler değil midir?

Yönetmen, o zamanların mistik ve şiirsel İstanbul’unu göstererek, şimdiyi unutturmak istemiyor. İstanbul’un geçmişteki şiirsel tasvirini göstermek yerine anlatıcı ses sayesinde yaşayan bir geçmiş, ölü bir şimdiyi daha iyi anlamımızı sağlıyor. Tarihi zindanların, türbelerin, mezarlıkların ya da kiliselerin önüne dikilen yıkık binaları fazla yoruma kaçmadan dikizliyor yönetmenin kamerası. İstanbul’u görsel anlamda bir su şehri olarak betimleyen Dadak, kamerası aktüel olmasına karşın su gibi akan görüntülerle buluşturuyor izleyiciyi. Denizin ortasından şehrin sur kapılarına, oradan da tarihi yapıların daha içine giren kamera yavaşça içeriye süzülüyor. Eminönü’nden Yedikule Bostanlarına, Galata’dan, Balıklı Ermeni Mezarlığı’na uzanarak su gibi akan tertemiz görüntülerle, izleyici aynı anda hem geçmişe hem de şimdiye şahit oluyor.

Film aynı zamanda kitaba sadık kalarak, özgün başlıklar eşliğinde fasıllara ayrılıyor. 17.yüzyılda kadınların toplumsal konumlarına değinen son fasılda ise anlatıcı kadın oluyor. Bu da filmin anlattığı hikâye ile yönetmenin estetik kaygısı arasında bir bütünlük sağlıyor.

Epilog sahnesinde estetikten ve ruhtan uzak biçimsiz inşaatları, yıkık binaları gösteren Dadak, aynı röportajda, Kanal İstanbul projesine de gönderme yaptığı için kapanışta özellikle 3. köprüyü kullandığını ifade ediyor. Yönetmen bülbüllerin şarkı söylediği, perilerin, cinlerin gezdiği su şehri İstanbul’a en çok zarar veren yapılardan biri olarak görüyor bu köprüyü. Sonuç olarak, Ah Gözel İstanbul, gittikçe ruhsuzlaşan İstanbul’u masalsı bir anlatımla birleştirerek, dramatize edilmemiş fakat son derece değişmiş bir kent imgesine yolculuk etmemizi sağlıyor.

[1] Lynch, K. (2012), Kent İmgesi, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.

[2] Mehmet Ekinci ve Zeynep Dadak, Bantmag.radyo,  “Kaçınılmaz Olarak Fantastik, Ah Gözel İstanbul”,

[3] Mehmet Ekinci ve Zeynep Dadak, Bantmag.radyo,  “Kaçınılmaz Olarak Fantastik, Ah Gözel İstanbul”,

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Pelin Oduncu 1992 doğumlu, büyülü fenerle yolunu aydınlatmaya çalışan bir sinema öğrencisiyim. Nietzsche'nin Zerdüşt'ü gibi büyük bir sinema ormanında kaybolarak, yeni yollar ve düşünceler arıyorum. Kayboldukça daha çok şey öğreniyorum. Yazıyorum ve dünyada beni hatırlayacak son kişiye ulaşıncaya kadar yazacağım

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir