Ana Sayfa İnceleme Chungking Express (1994): Modern Zamanlarda Aşk

Chungking Express (1994): Modern Zamanlarda Aşk

Chungking Express (1994): Modern Zamanlarda Aşk 8.0
0
Tsui Hark, John Woo, Kirk Wong gibi Hong Kong’lu birinci kuşak usta yönetmenlerin ardından gelen genç kuşağı tanımlamak için kullanılan “Hong Kong İkinci Dalga”, deneysel, sinematografinin ve kurgunun stilize edildiği filmleri içeren bir akımdır. Bu kuşağın en bilinen yönetmeni Kar-Wai Wong ise romantik filmleri ile meşhurdur. Wong, tüketim toplumunun zirveyi gördüğü 90’lar ve 2000’lerde çektiği şiirsel filmlerle Uzak Doğu Sineması’na ‘uzak’ birçok sinemaseverin beğenisini kazanmayı başarmıştır.

Neo-liberalizmin zirvesini yaşadığı 90’ların ortasında kalabalığı, etnik çeşitliliği, dayanılmaz hızı ile Hong Kong ve bu kaosun içerisinde birbirlerinin ve hayatlarının kıyısından geçen yalnız insanlar. Modern hayatın çıkışsızlığında aşk ilişkileri, karmaşadan damıtılmış hüzünlü şiir, ortaya çıkmak için Hong Kong’dan daha uygun bir şehir bulamazdı şüphesiz.


223 no’lu polisin iç monologları ile ilerleyen film, aforizma üretme kasıntısı olmadan rastgele ortaya çıkmış gibi duran cümleler, mizahı yerinde hayat çözümlemeleri oluşturmayı başarıyor. Bu akış bir yandan da ana karakterin naif, melankolik yapısını ortaya çıkarıyor. 5 yıllık kız arkadaşı May’den ayrılan karakter, fikrini değiştirmesi için sevgilisine 30 gün veriyor. Bunu da satın aldığı ve May’in sevdiği ananas konservelerinin son kullanma tarihi üzerinden hesaplıyor. 1 ay sonunda aşklarının son kullanma tarihi de geçecek. Ona eşlik eden karakter ise Monroe peruklu, her ihtimale karşı güneş gözlüğü ve yağmurluğu ile gezen bir kadın, göçmenleri kullanarak uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. İkisi de farklı sebeplerden koşuyor, şehir kazan onlar kepçe. Bir barda karşılaşıyorlar. He Zhiwu isimli karakterimiz, May’i unutmak için en olmayacak kadınla, bir ‘femme fatale’ ile yakınlaşmaya çalışıyor. Aşk bu ikili için bir ihtimal değil, gece He’nin “Böyle hoş bir bayanın ayakkabıları temiz olmalı” diyerek kadının ayakkabısını kravatıyla silmesiyle noktalanıyor.
  
Filmin ikiye bölünmüş gibi duran yapısı, ikinci hikâyeye geçişte, büfede ilk polise teğet geçen aşkın başka bir polise kısmet olmasıyla büyük bir sorun olarak göze çarpmamayı başarıyor. Filmin çoğunluğunda kullanıldığı gibi California Dreamin’ şarkısı iki hikâyeyi bağlamayı başarırken estetik de bir geçiş sağlıyor. Bu kez ana karakterimiz 663 no’lu polis, o da hostes olan sevgilisinden yeni ayrılmış. Araya giren ufak bir sekans, aralarında yaşanmış olan ilişkiyi anlatmaya yetiyor. Sonrasında olanlar yalnız ve terkedilmiş bir erkeğin acısını eşyalarla konuşarak atlatma çabası ve bu erkeğe aşık bir kadının yaptığı saçmalıklar ve erkeğin evine ve hayatına yavaş yavaş yerleşme çabaları. Fakat vakit henüz aşk vakti değil, biraz sabır etmeleri gerekiyor. Şair İsmet’in meşhur dizesi bu ilişkide bir kez daha anlam buluyor: “Vakti vardıysa aşkın onu beklemeliydi


Kaosun ortasına düşen, insanlara, nesnelere yetişmeye çalışan kamera dar alanda müthiş görüntüler çıkarıyor. Modern hayat işte bu; ne fazlası, ne eksiği; yürüyen merdivenden yukarı çıkarken aynada görünen yansımanız, bakış açınıza göre güzel veya rutinleşme sonucu çirkin. Bu hercümercin ortasında düzenden sorumlu iki polis, kendi hayatlarını düzene sokabiliyorlar mı ki? Giden/gelen kadınlar hayatlarını mahvetmekte. Hangi erkek Faye gibi bir kadının gelip evinin içine gizli gizli yerleşmesini istemez ki? Akvaryumların boş kalmaması için kadınların gelip içlerini balıklarla yani hayatla doldurması gerekiyor belki de.


İyi ki sinema var, iyi ki Wong War-Kai gerçek olamayacak kadar güzel, romantik filmler çekiyor. Jenerikte çalan The Cranbarries parçası (Dreams) izleyen herkesi kendi hayaline daldırıyor.

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 8.7

Tuncay Uravelli 91 doğumlu. Pamukkale Üniversitesi Gıda Mühendisliği bölümü mezunu. ESOGÜ Tarımsal Biyoteknoloji bölümünde yüksek lisans yapıyor. Lise döneminde izlediği Fight Club'ın dövüş filmi olmadığını anladıktan sonra sinemaya ilgisi tutkuya dönüştü. Bu tutku üniversitede edebiyata yönelse de film bitip jenerik aktığında sinemasız yapamayacağını her seferinde yeniden idrak ediyor.

Bir Cevap Yazın