Ana Sayfa Eleştiriler Don’t Look Up (2021): Hicivle Karikatürleşme Arasında Bir Yerde Kapitalist Kıyamete Bakmak

Don’t Look Up (2021): Hicivle Karikatürleşme Arasında Bir Yerde Kapitalist Kıyamete Bakmak

Don’t Look Up (2021): Hicivle Karikatürleşme Arasında Bir Yerde Kapitalist Kıyamete Bakmak 6.5
0

Mark Fisher’ın başyapıtı olan Kapitalist Gerçekçilik isimli kitabı Alfonso Cuaron’un Children of Men (2006) filmine bir referansla açılır. Bir geç kapitalist dönem distopyası olarak Children of Men, Fisher’a göre Zizek ve Jameson’ın ikisine birden atfedilen o meşhur “dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaydır” tespitine tam olarak karşılık gelirken, aynı zamanda Fisher’ın kapitalist gerçekçilik dediği duruma da isabetli bir örnek teşkil eder. Kapitalist gerçekçilik, bir anlamda kendinden başkasını düşünmeye izin vermeyen, dünya görüşlerinin önüne bir tür tüketim ve metalaştırma kaleydoskopu yerleştiren, her türden inancı ve değeri kapitalist kültür adı altında temellük etmeye muktedir bir meta-gerçeklik aslında. Netflix’te gösterime giren, başrollerini Jennifer Lawrence ve Leonardo DiCaprio’nun paylaştığı Don’t Look Up filmi, bu kapitalist gerçekçiliğin kıyamet anında bile yaşamı alternatifsiz kılma iradesinin hem metaforik olarak hem de sözcüğün gerçek anlamıyla “yukarıya bakma!” buyruğunda temsil edildiği bir dünyaya yakından bakan distopik bir hiciv olma iddiasını taşıyor. Taşıyor taşımasına ancak filmin tamamı için bu hiciv formunu incelikli bir biçimde sürdürdüğünü iddia etmek zor. Umut vadeden bir açılıştan sonra film giderek ‘pop’laşırken hicvini yaptığı apokaliptik dünyanın ucuz bir karikatürüne dönüşmekten de kurtulamıyor. Yine de filmin açtığı aralıktan kapitalist gerçekçiliğin en çıplak hali üzerine düşünmekte fayda var. Film, sinematografik bir ürün olarak yetersizliğine rağmen, en azından buna imkân veriyor.
don't look up

Ayrıca İlginizi Çekebilir: 2022 Oscarları İçin Öne Çıkan Filmler

Don’t Look Up, doktora öğrencisi Dibiasky (Jennifer Lawrence) ve hocası Dr. Mindy’nin (Leonardo DiCaprio) dünyaya çarpmak üzere gün sayan bir kuyrukluyıldızı keşfetmelerinden sonra bu yaklaşan kıyametin vahametini önce Amerikan devletine sonra topluma inandırma çabalarına odaklanıyor. Sonrasında onların bu nafile çabasına NASA’nın ‘Gezegen Savunması Koordinasyon Ofisi’nin (evet, filmde de vurgulandığı üzere böyle bir birim gerçekten de var) müdürü Dr. Oglethorpe (Rob Morgan) da ortak oluyor. Hikâyenin buradan sonrası kimse için sürpriz değil. Tüm dünyanın hayal ihracatçısı olan Amerika’da başkanından en sıradan insanına kadar kimseyi gezegeni kurtarmak için eyleme geçirmek kolay değil. Filmde 6 ay ömür biçilen dünyanın sonunu getirecek olan kuyrukluyıldız yerine çağımız gerçekliğinde iklim krizini koyduğumuzda da olan biten değişmiyor: Geleceksizlik tehlikesini kavrayamamış âna gömülü bir dünyevilik ve kısa vadeli iktidar arzusuna hapsolmuş bir politika tasavvuru. Filmde acil koduyla Beyaz Saray’a çağrılan iki bilim insanının aslında devlet başkanının (Meryl Streep) gözünde gezegenin sonu tehlikesinin yaklaşan kongre seçimleri kadar aciliyet taşımadığını fark ettikleri o an, hepimizin her gün deneyimlemek zorunda kaldığı çaresizliğin ufak bir temsili. Beyaz Saray’ın küçücük bir odasına sıkışıp kalmış, endişelerinin dikkate alınmasını bekleyen Dibiasky ve Dr. Mindy gibi biz de kapitalist gerçekliğin icracılarının insafında dünyaya sıkışıp kaldık. Bekleme odasındaki çerezlerin misafirlere ikram olarak sunulması gerekirken Beyaz Saray’ın kudretli bir generali tarafından kendilerine on dolar karşılığında satılmasını film boyunca bir türlü idrak edemeyen Dibiasky gibi biz de temel hakların alınır satılır olmasının aklımıza yatmayışını ömrümüz boyunca sayıklayıp duruyoruz. Filmin yönetmeni ve senaristi Adam McKay, yarattığı bu basit sekansla, hemen akıllara Amerikan sağlık sistemini getirebilecek, metalaşma ve piyasalaşmaya dair tesiri yüksek bir soruşturmanın kapısını aralıyor.

don't look up

Adam McKay, filminin meselesini üç ayrı katmanda dolayımlıyor: devlet, medya ve toplum. Amerikan siyasetinin ilgisini çekmeyi başaramayan bilim insanları çareyi yaklaşmakta olan tehdidi medya aracılığıyla kamusallaştırmakta buluyor. Ancak Amerikan medyası da bildiğimiz gibi. Televizyon programları Ariana Grande’nin canlandırdığı pop yıldızı Riley Bina’nın özel hayatındaki sansasyonların üzerinde tepinirken Dibiasky ve hocasının bilimsel referanslı uyarıları ancak bir mizah unsuru haline getirilebiliyor. Bir yerde, “olayımız bu, kötü haberleri eğlenceli sunarız” diyor kadın sunucu (Cate Blanchett); değerin reyting ve tıklanmayla ölçüldüğü, herkesin tüketici-seyirciye indirgendiği kapitalist gerçekçiliğin o devasa kültür makinesi bir anda sunucunun suretinde cisimleşiyor. Dibiasky’nin canlı yayında çaresizlik ve öfkeyle harmanladığı “hepimiz gebereceğiz” isyanı, ortaya çıkısından beri geleneksel medyaya alternatif olması beklenen ama aslında geleneksel medyadan yayılan habis fikirlerin merkezsizleşmiş formlarda yeniden üretildiği alanlara dönüşen yeni medya mecralarında, politik bağlamından arındırılmış salt mizahi bir tınıda ikonikleştirilerek (İngilizce‘de ‘meme’ denilen) tweet’lerle ve post’larla tüketiliyor. İzlerken bile insanın bu ucubelik gösterisi karşısında Dibiasky ile birlikte çığlık atası geliyor. Bütün bunlar eğlenceli müziklerle, çağı yakalayan kamera ve kurgu tercihleriyle öyle renkli ve keyifli bir atmosferde soframıza buyur ediliyor ki, yaklaşmakta olan kıyameti sanki romantik-komedi filmi izler gibi seyrediyoruz. Bu renkli ve capcanlı dünyada başkalarının insafına terk edilmiş umudumuzun azalmasından, Dibiasky ve Dr. Mindy ile beraber tanık olduğumuz çaresizlikten nefesimiz kesiliyor, boğuluyoruz. Tıpkı Mark Fisher’ın dediği gibi, dünyanın sonu bir patlamayla gelmeyecek, bilakis sebepleri artık çok uzak geçmişte kalmış bir felaket şimdide yaşanıyor, başımızdan geçiyor. Kapitalist hayal fabrikasının yarattığı ‘her şey yolunda’ illüzyonu ve bolluk yanılgısından yapılma bir sis bulutu arasında hayatımız ellerimizden kayıp gidiyor.

Görkemli Oyuncu Kadrosuyla Netflix Yapımı Don’t Look Up
dont-look-up

Don’t Look Up, aynı zamanda olası bir kıyamet senaryosunda küresel teknoloji devlerine hükmeden yapay zekâ tanrılarıyla otoriter devletlerin güç ittifakından doğan tekno-faşizmin nerelere varabileceği konusunda da hiç de uzak olmayan sarsıcı ipuçları sunuyor. Toplum yararına bilim idealinin her şeyin sayısız data ve olasılıklara indirgendiği bir yapay zekâ teknolojisiyle yer değiştirdiği bir evrende, bu tekno-faşistlerin dünyanın sonunu getirmesi beklenen kuyrukluyıldızı bir şekilde ötelemek yerine akıl dışı bir servet birikimi hırsıyla onu sömürgeleştirme hesapları yapması bugünün gerçekliğinde bile hiç kimseye şaşırtıcı gelmeyecektir. Halkı korkutmakla suçlanan bilim insanlarının başına çuval geçirilmesi abartılı bir mizansense de devletten medyaya uzanan ‘toplum için bilim’ düşmanlığının, anti-entelektüalizmin bir temsilidir. Çareler üretmenin, alternatifler hayal etmenin ve eyleme geçmenin bayrağını tutanların, ‘yukarı bakma!’ buyruğunun arkasında hizalananlar tarafından bastırılmasıdır.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Adam McKay’ın Bakış Açısından 2008 Emlak Krizi

Öte yandan, filmin sık sık başvurduğu bu mübalağa yöntemi en başından şerhini düştüğüm karikatürleşme bahsinin kapısını açıyor. Hemen her olayda tekrar tekrar referans verilen sosyal medya paylaşımları, bir süre sonra olan bitenin göze sokularak aşikarlaşmasıyla sonuçlanıyor, filmin zaman zaman incelen anlatısı birden kalınlaşıyor. Biçimsel olarak, hicvin kurnaz ve zekice kurulmuş alaycı unsurlarını terk ederek çağımıza abartılı bir tanıklıkla karikatürleşiyor. Keza başkanın özel kalem olarak atadığı oğlu da karikatürden ileriye geçemeyen bir tipoloji olarak halk düşmanlığının, metalara tapan tüketici üst sınıfın en kaba saba temsili olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta bütün bunlar filmin lüzumsuzca uzayan süresini tüketmekten, izleyicinin odağını dağıtmaktan ve zekice işlendiğinde ortaya çıkarabileceği hem estetik hem politik potansiyeli heba etmekten başka bir işe yaramıyor.
dont-look-up

Filmin finalinde ise kimse için bir ışık yok. Yol, tam da beklenen yere çıkıyor, ancak bir avuç ultra servet sahibi hariç. Onlarsa, 22 bin yıl boyunca içinde saklandıkları dondurucu kapsüllerinden çıktıklarında, Mark Fisher’ın Children of Men filminden alıntıladığı, gelecek kuşakların olmayacağı bir dünyada seçkinler için özenle saklanmış kültür eserlerinin karşısında dikilen Theo karakterinin sorduğu “Madem hiç kimse görmeyecek, bütün bunların ne önemi var ki?” sorusunun bir benzerini kendilerine soracak, insandan arındırılmış başka bir gezegende bir mücevher gibi sakladıkları bedenlerinin akıbetlerini düşünecekler.

Puanlama

6.5

6.5
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 7.5

Burak Yılmaz 1990 yılında Denizli’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji bölümünden mezun oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra aynı bölümde doktoraya başladı. Deleuze’ün de teşhis ettiği üzere, sinema aracılığıyla kendine bir yer-yurt arama çabası içindedir.

Bir Cevap Yazın