Ana Sayfa Yönetmen Sineması Rohmer’in Mevsimler’i Işığında Karmaşık İnsan İlişkileri

Rohmer’in Mevsimler’i Işığında Karmaşık İnsan İlişkileri

Rohmer’in Mevsimler’i Işığında Karmaşık İnsan İlişkileri
1

Éric Rohmer, savaş sonrası dünyanın film üretme yoluna ve kamera tutuşuna ciddi eleştiriler getirerek farklı bir anlayış ortaya çıkaran “Fransız Yeni Dalga” yönetmenlerinin arasında en önemli olanlarındandır. Rohmer, sıkılgan insan soyunun sorunlarını, sanki konuşarak dışarı atabilirmişcesine filmlerine çok fazla ve sürekli diyaloglar yerleştirir. Evren de mevsimlerin oluş-farklılığı yoluyla konuşabilmektedir nihayetinde. Rohmer, bu sefer mevsimler perspektifinden filmlerini konuşturmayı seçer. İnsan soyunun yaşamının yönünü direkt etkileyen bu doğa olayları, filmlerin temelinde olay akışına da renk katmaktadır.

Genel başlığı Mevsim Hikâyeleri olan dört filme geçmeden önce, bu filmlerin hemen hemen hepsinde olan ortak noktaları ele almakta fayda var. Bu noktaları kabaca metafor, konu, durum yahut nesne olarak sınıflandırabiliriz.

Dört filmde ana temayı süsleyen unsurlardan biri hep ev olmuştur. Ev, birilerini ayıran, birleştiren ya da keşfe çıkartan çok temel bir “çatı”dır. Kişiler ya bir eve ait hissedememenin sorununu yaşıyordur ya da oradan oraya sürüklenenlere sürekli birileri evini açıyordur. Hatta bazen bu ev meselesi, toplumun en önemli kurumlarından olan evlilik birliği açısından da  farklı bir yaklaşımla ele alındığı görülmektedir. Örneğin, İlkbahar filminin Jeanne’i, erkek ile kadının evlenmeden beraber bir ev’de yaşamasını oldukça mantıksız bulmaktadır. Bu duruma yönelik düşünceleri katı din anlayışından değil, aksine Kant’çı ahlaktan ileri gelmektedir. Evlilik birliği kurumu Kant’a göre düzen getiren ve toplumların kurallar dâhilinde “sağlıklı” yaşamasını sağlayan önemli bir birliktir. O yüzden, çantasından Kant’ı ayırmayan Bir İlkbahar Hikâyesi’ndeki Jeanne “beraber yaşadığımız bilinseydi eski zaman çağında buna yasak ilişki derlerdi ve bu çok uygun bir adlandırma” diyor (d: 50: 20). Üstelik,  bir evde kadın ve erkeğin evlilik birliğine katılmadan beraber yaşamasına yasak ilişki denilmesini de oldukça akla yatkın bularak söylüyor. Ya da Bir Kış Hikâyesi’nin Felicie’si, aynı evde yaşamak için birini “aynı evde yaşamayı isteyecek kadar sevmek” gerektiği kıstasını sürekli beraber olduğu erkeklere söylüyor. Biricik aşkını bulana kadar da  Felicie, annesinde kalarak ya da zaman zaman görüştüğü erkeklerin evlerinde kısa kısa kalarak, temelli olarak bir ev’e asla yerleşmiyor. Ev’i böylesi tamam eden bir unsur haline getiren Rohmer, karakterleri sayfiye ya da başka yerlerdeki evlere küçük seyahatler yaptırarak, sokaklarda dolaşan kamerasını ev ile tamamlamaktadır. Aynı şekilde, Bir Yaz Hikâyesi’ndeki Gaspard da yaz boyunca birilerinin onu davet etmesi sonucu düşünmeden başka ev’lerde kalıyor, zaten yaz tatilini de yine bir arkadaşının dairesinde geçiriyordur.

Yalnızca Bir Sonbahar Hikâyesi’ndeki ev’e yüklenmiş olan anlam daha farklı gözüküyor. O da, çocukları yetişkin olup evden ayrılan bekâr bir kadının evinde yapayalnız kalışı ve yaşamına birisini katmak isteğini ön plana çıkarıyor. Belki de burada da ev’e yüklenen mana perdesi ardında insanı saklıyordur. Genel itibari ile ev, hikâyelerin en olmazsa olmazını oluşturarak, anlatılan yaşamların çerçevesini çizmiş oluyor.

Filmlerde, birileri eline ufakça valizini alır ve birilerine gider. Her bir karakter, herhangi bir yere veya kişiye bağlı değilmiş gibi hareket eder fakat hareket edişlerinde de gizlenen amacın aslında bir yere kök salmak isteğini hissettirir. Bu hissi kadın-erkek arasındaki diyaloglarda hayli bulabiliriz. Çünkü kadın ve erkeğin arasındaki fiziksel çekim her daim söz konusudur Rohmer’de. Fakat yönetmen karakterlerini bu durumda genellikle daha da konuşturarak ateşlemeyi ya da saklıyor gibi yapmayı tercih etmektedir. Dikkat çekici bir başka şey ise, erkek ve kadının birbirlerinin karşısındaki konumlarının özellikle böylesi anlarda, kadının o anki durumu arzuları ile yönlendiren yahut bu arzuları kesen bir baskınlığa sahip olmasıdır. Yani, erkek kadını baştan çıkardığını sanırken, kadın çoktan o an’ı terk etmiş olabilir. Éric Rohmer’in bu dört filminde kadınlar kontrollü şehvet sahibi oluşları ile erkeklere nazaran daha “akıllı” davranırlar. Nerede durulması gerektiğini bildiklerinden midir bilinmez, sınırsızca ve korkusuzca karşısındakinin üzerine gelme özgüvenine sahiptirler. Üstelik bu bedensel arzunun zihinsel elek ile şekillendirilmesi dört filmde de mevcuttur. Kadın belirleyendir, yönlendiren, durumu değiştiren yahut karar veren.

Bir başka ortak nokta ise üç (3) rakamıdır. Dört filmde de 3 rakamı en belirgin şekilde kişilerin ilişkilerindeki kişi sayılarıdır. O üç kişi birbirlerini fiziken tanımasalar dahi, aynı kişi ile kurdukları ilişkiler düzleminde bir bağ halindedirler. İki kişi arasından kalan üçüncü kişi, olayın gidişatını hep belirleyen olmuştur. Rene Girard’ın meşhur kuramı “üçgen arzu”, filmlerin konusunu en ilginç yapan durumdur. Asla ikili ilişkiler değil hep bir üçüncünün de katılmasıyla karar verilmesi gereken durumlar söz konusudur. Üçgen arzu; bilindiği üzere; kişilerin birbirlerine duydukların çekimin başka birinin var olmasıyla ortaya çıktığını ileri süren bir kuramdır. İki kişiden bir başkası muhakkak vardır ve onun varlığı asıl arzuyu oluşturandır. Hakikaten de gerek İlkbahar’da, Kış’da gerek de Yaz’da üçüncü kişiler karar verme mekaniğini büyük ölçüde etkileyen unsurlardır. Bunun yanı sıra geziler üç gün sürer ya da kritik sorular üç tane olur. Örneğin; İlkbahar’da Jeanne, 3 ile ilgili güzel bir diyalog çatısı kurar. Üstelik o sırada “üç soru”, kısa da olsa duygularına kapılıp yöneldiği Natascha’nın babası Igor’a karşı kendisini durdurmak için kalkan olur ve ona “3 Dilek” masalını anlatır.

Annemarie Schimmel’in Sayıların Gizemi eserine bakacak olursak, Rohmer 3’ü bilerek seçmiş görünüyor. En tabii filmlerde zaman, mekân ve nedensellik birliktedir. Fakat Felsefi açıdan 3’ün manasını filmin temelinden kuvvetle okumaya çalışırsak daha ilk filmden Eflatun ve Kant kitabı karşımıza çıkarak savı güçlendiriyor. Bilindiği üzere, Eflatun’un meşhur ideali; iyi, doğru ve güzelin birleşmesinden doğar. Augustine’in insan anlayışı ise; var olma, tanıma ve isteme’den oluşur. Kant’ı böylesi ilgi çekici bulan Rohmer’in Hegel’in varolma’nın yolunu üçe ayırmasını da önemsediğini söylemek mesnetsiz kalmayacaktır. Çünkü İlkbahar filminde Hegel’in diyalektiğinden de bahseder Jeanne. Hegel’e göre; ansichsein (kendinde var olma), dasein (varlık) ve fürchsein (kendi için var olma) var olmanın “yolları”dır. 3’ün insan ve yaşam için anlamları hayli geniş. Çünkü, filmlerindeki kişiler, dünya üzerinde var olmanın dışında, toplumun onları tanımasından da ziyade kendi dünyalarında var olup olmama sorusu üzerinde de sık sık gidip gelmektedirler. Kişiler kendileri için ideal olana yaklaşırken, yukarıdaki üçlü gruptan muhakkak biri ile sınanmaktadırlar. Éric Rohmer’in Batı’sından bu konuya bakmayı burada sonlandırmak yerinde olacaktır. Çünkü, konu oldukça derin ve çoklu okumaya açıktır.

Filmlerinde, ilginç bir diğer ortak nokta ise, çöpçatanlık durumudur. En belirgin halde, İlkbahar filmindeki Natascha’nın babası Igor ile Jeanne’i birbirlerine doğru çekilsinler diye üstün çaba sarf etmesi ve son film olan Sonbahar’ın yalnız kadını Magali’ye bir partner bulmak için  Rosine ve İsabelle’in çabalayarak kendi seçtikleri kişilerle Magali’nin “arasını yapmak eylemi” benzerdir.

Son olarak, birçok açıdan Freudyen okumaya da yatkın olan dört film, bilhassa “tabu” kuramı ile bu savı güçlendirmektedir. Arkaik dönemden modern döneme kadar topluluklar kendi belirledikleri kurallara göre birbirleri ile olan ilişkilerini sınırlamaya, çeşitlendirmeye ya da oluşturmaya çalışmışlardır. Filmlerin özelinde, Freud’un şu açıklamasını anmak yerinde olacaktır: “Aynı totemden gelen klan mensupları birbirleriyle kan akrabasıdır, hepsi bir aile oluşturur ve bu ailede en uzak akrabalık derecelerine mensup üyeler arasında bile cinsel ilişki kesinlikle yasaklanmıştır” (Freud, s. 33). Bu tanım İlkbahar ve Sonbahar filminde çok belirgin şekilde diyaloglara işlenmiştir. Örneğin, Sonbahar filminde Rosine erkek arkadaşının annesi ile kendisinin âşık olduğu felsefe öğretmenini tanıştırıp onların birlikte olmalarını ister. Bu isteğini de senin benim için artık tabu olmanı istiyorum bu sayede senden kopmuş olacağım diyerek açıklar. Keza İlkbahar filminde de Igor, “arzulamaktan ve arzulanmaktan çok hoşlanırım, fakat sen benim için tabusun çünkü arkadaşının babasıyım ve bu çok rahatsız edici diyor”du (d:1:27:11). Kış filminde de, modern toplumun ilişki anlayışına ters şekilde sanki “tabu”yu yıkarak bir kadın birbirinden haberdar iki erkekle de görüşmeyi tercih etmektedir. Rohmer’in bu tür tercihlerle, modern insanın kendisine çizdiği sınırı aslında aşmaya da ne denli yakın olduğunu göstermeye çalıştığı şeklinde okumak yerinde olacaktır.

Bir bakıma, mevsimler eğer insanların duygularını yansıtıyorsa, Rohmer’in bu dörtlüsünde genel amacının bu olduğunu söylemek aykırı olmayacaktır. Klişe olacak fakat, bütün mevsimler yapılarının özellikleri gereği bütününde, insan yaşamının tüm gizleri ile beraber insanın yansımasıdır adeta.  1990 yılında dört mevsim öykülerini içeren bu dörtlünün ilk filmi çiçeklerin yeni yeni açıldığı gibi ilkbahar mevsimi ile açılır.

Conte de Printemps (1990) – A Tale Of Springtime – Bir İlkbahar Hikâyesi

“istikrarı sağlayıp kapalı bir dünya tanımlayan şeyler belki de gizemin anahtarlarıdır.” (d. 1.29: 12)

Filmde, oldukça sınırlı oyuncu kadrosu ile her evde/sahnede bol şekilde yabani çiçeklerle karşılaşıyoruz. İlkbaharın, yeni yeni uyanan bitkilerinin konuya eşlik etmesi ve evleri süslemesini görmek sinematografiyi mana yelpazesinde bütünlediği görülmektedir. Ekrana ve konuya okul ile açılıyoruz. Okuldan çıkan felsefe öğretmeni Jeanne, yeni dalga ruhuna uygun şekilde seyirciyi 90ların Paris’inde sokaklarda gezdirir. Evi olduğu ve dahi sevgilisinin de evi olduğu halde kendisini bir türlü bir eve ait hissedemeyen Jeanne, kuzenine kendi evini bir süre için bırakır ve bir küçük çanta ile adeta gezgin gibi gezer zaman zaman. Evden her ayrılışında da özellikle Kant ve Platon’un kitaplarını alır. Saf Aklın Eleştirisi filmde de gösterildiği ve dahi uzunca tartışıldığı şekilde Jeanne’nin de çantasındadır. Konunun temeline Kant’ın transandantal (aşkınlığı) mantığının özellikle kadın-erkek ilişkileri bağlamında ele alınışı filmin bütününe yayılmıştır. Filmde, hem Rohmer’in etrafı güzelce gezdiren kamerası ile hem de Kant’ın düşün dünyasının, insanı aklın sınırlarında gezdirmesi oldukça paraleldir.

Kural koyucu Jeanne, bir partide kendi yapısından oldukça zıt olan piyano öğrencisi Natascha ile tanışır. Natascha duygusaldır, müzikle hemhâldır. Naif yapısı olaylara bakışındaki hissi duyarlılığı, bu iki kadını iki zıt kutup olarak birbirine çeker. Beraber sohbet ederek, Natascha’nın evine giderler. Çünkü Jeanne, uyumak istiyordur ve iki evi olduğu halde onlardan kaçınmaktadır. Olayları sadece mantık süzgecinden geçirerek karar veren Jeanne, hiç tanımadığı birinin evinde uyumak teklifini oldukça cazip bulur ve gider. Çünkü ona göre, uykusu vardır, uymak istiyordur fakat özellikle kendi evinden uzakta istiyordur. O halde Natascha’da uyuması oldukça olağandır. Natascha yalnız yaşıyordur ve özellikle bekâr olan babasının sürekli kendinden genç kadınlarla beraber olmasını sık sık eleştirir. Kant’ın düşün giysisini giymiş olan Jeanne’i babasına oldukça benzetir ve kendince onları bir araya getirmeyi düşünür. Birlikte hafta sonu sayfiyeye gitmeyi konuşurlar. Herkes gelemeyeceğini söyler fakat bir şekilde hepsi, Natascha, Jeanne, Natascha’nın babası İgor ve sevgilisi kendilerini orada bulurlar. Rohmer’in, sen ne kadar plan yaparsan yap, şartlar hep değişme özelliğini taşır ve senin kendini, olmayacağını düşündüğün yerde bulunmanı sağlar,  şeklindeki durumu sık sık kullandığı görülmektedir. Filmde, değişim gösteren bir olay akışı yoktur. İzleyici sadece kişilerin sıradan yaşamına sakince eşlik etmektedir.

Conte d’hiver (1992) – A Tale of Winter – Bir Kış Hikâyesi

Sürekli dili sürçen ve arzularına göre yaşayarak ilk aşkını arayan bir kadının kararsızlığı…

Yaz tatilinde tanıştığı Charles ile dolu dolu aşkı tadan Felicie, evlere dönüş zamanı sevgilisine adresini verirken yine dili sürçer ve hatalı bir adres verir. Bu yüzden birbirleri ile ilişkileri kopar ve kış başlar. Üstelik Charles’dan hamile de kalmıştır. Kalpten gelen inancına göre çocuğunu aldırmaz ve aradan beş yıl geçer. 5 yaşındaki kızı ile yaşamına devam eden, “açık ilişki” diyeceğimiz türde ilişkiler yaşayan Felicie, hala Charles ile karşılaşmayı ve onu bulabilmeyi ümit etmektedir. Bir önceki filmde tanık olduğumuz salt aklı ile hareket eden Jeanne’in yerine, Felicie tam aksi şekilde arzuları ve duyguları ile hareket etmektedir. İki farklı karakterlere sahip adamlarla ilişki yaşayan Felicie, her ikisine de oldukça şeffaftır. Bu durum ilgi çekici bir noktadır çünkü arzuları ile hareket etmeyi seven Felicie özellikle arzuları ile hareket ettiğini karşısındakine direkt söylemeyi de sevdiği görülmektedir. Görüştüğü her iki adama da başka birine âşık olduğunu söyler. Onlarla beraber olsa dahi onlara yönelik kalıcı bir bağ kurmayacağını da dile getirir.

Tiyatro ve arkeoloji sanatının, filmin birkaç yerinde serpildiği ve sohbetlerde sık yer edildiği görülmektedir. Özellikle Shakespeare’in “Kış Masalı” oyunu, filmin ana karakterinin kendisini özdeşleştirerek katharsis yaşadığı bir sekans vardır. Ruhunun bir başka yüreğe ait olamamasının ıssızlığını yaşayan Felicie’nin ruha yönelik düşünceleri Eflatun’un düşünceleri ile birebirdir. Eflatun,  ruhun ölümsüzlüğünü, değişebildiğini gelişebildiğini fakat bunlar olurken her daim ölümsüz olduğunu söyler. Felicie’nin de aşka ve beraber yaşamaya bakış açısı bu yöndedir. Âşık olmuştur. Ancak âşık olduğu adam ile beraber yaşayabilir. Farklı ilişkiler yaşarken ruhu, gelişir, belki kısmen değişir fakat o aşka duyduğu his ölümsüzdür ruhunda.

Öyle de olur. Rohmer, bu denli ruhuna ayak uydurarak tercihlerini yapan ve sürekli ani kararlarla mevcut durumunu değiştiren bu kadının aradığı aşkını bir otobüste karşısına çıkartır. O kadar sakince olur ki bu ruhani ve kutsal bekleyiş, izleyici bir anda heyecana kapılsa dahi heyecan usulca söner. Neticede Felicie’nin ruhu Charles’ı bulacağına emindir. Öyle de olur.

Conte d’ete (1996) – A Summer’s Tale – Bir Yaz Hikâyesi

Bu sefer elinde çantası başka birinin evinde bir süre kalacak olan karakterimiz Gaspard’dır. Matematik alanında master eğitimini tamamlamış olan Gaspard, çantasını alarak Britanny bölgesine tatile çıkar. Sevgilisi Lena da daha sonra oraya gelecektir. Matematiğin dışında, Gaspard söz yazarı ve bestecidir. Müzik ile iş alanında daha çok ilgilenmeyi isteyen Gaspard, orada tatil yaparken sayılardan ziyade bu sefer de notalarla iç dünyasını aralamayı düşünür. Oldukça sakin, kısmen karamsar ve her şeyi her zaman oluruna bırakan bir karakterdir. Rohmer dört mevsim üzerinden kişileri ve olayları anlatıyorsa şayet, yaz mevsiminin kişiye verdiği o rahatlık hiss Gaspard’da epey vücut bulmuş haldedir.

Gaspard tatil yerinde önce Margot ile tanışır. Oldukça akıllı ve zeki bir genç kadın olan Margot ile yazlık bölgenin güzelim manzaraları içinde bol bol sohbet ederek gezerler. Zaten yürümek eylemi, özelde Rohmer için genelde Fransız Yeni Dalgası filmleri için oldukça önemli bir yere sahiptir. Birçok noktada birbirlerini iyi anlaştıklarını fark eden ikili, kısmen arkadaşça fakat yoğunlukla flört havasında iletişim kurarlar. Rohmer’in dört mevsiminde ki hemen hemen tüm karakterlerinde olduğu gibi burada da çiftler birbirlerine oldukça açık sözlü ve şeffaftır. Birbirlerine diğer sevgililerini ve aşka karşı bakış açılarını açıkça söylerler. Gaspard, öylesine kendisini salmıştır ki, kim nereye gitmeyi teklif etse karşı koymadan uyar. Ardından, sahilde Solene adında, ilgi çekici bir kadın ile tanışır. Kadınların her biri birbirinden farklı ve oldukça karşıt karakterlere sahiptirler. Margot ile yaptığı sohbetlerin aksine Solene ile sadece eğlenir ayrıca Éric Rohmer’in sakince ekrana taşıdığı kadın erkek arasındaki fiziksel çekim, bu ikili arasından daha yoğun ekrana aktarılır. Her gün başka biri ile vakit geçiren Gaspard, halen sevgilisini beklemektedir ve sonunda sevgilisi gelir. Toplumun bir parçası olma konusunda ciddi sorunlar yaşayan Gaspard için, üç kadının da ondan hoşlandığını fark etmek onun kafasını karıştırır. Filmi Freudyen kanaldan ele almak oldukça uygun çünkü, kadının da erkeğin de aslında sohbetlerin altında kalan, bedenlerinin birbirlerine olan çekiminin fazlasıyla gün yüzüne çıkarma derdinde gibi görünüyor yönetmen. Kendisi olamamanın ciddi göstergesi olan “nereye çağırırlarsa oraya gitme” düsturu Gaspard’ı üç farklı kadın, her biri ile de üç farklı ilişki boyutu sıkıntıya sokar.

Yaz aşkının bitirecek olan şey en tabii aşkın başladığı yerden uzaklaşmak olacaktır. Fakat başta böyle bir düşüncesi olmadığı halde ve ciddi ciddi üç kadın arasından seçim yapmayı düşünen Gaspard’ı aniden gelen bir telefon kıvrandıran bu seçimden kurtarır. Kadınlardan birini tercih etmektense, telefonun diğer ucunda olan sesten gelen müzik sanatının iş için çağırdığı yere yönelir.

Conte d’automne (1998)  – An Autumn Tale – Bir Sonbahar Hikâyesi

Ve  sonbahar… İnsan yaşamının kaba taslak periyodlara ayrılmasında 40 yaş sonrası genelde sonbahar mevsimi ile eşleştirilir. Yaşanacak çoğu şeyin yeşererek yaşanması ve meyvelerin verilmesi açısından düşünülünce kısmen doğrudur da. İnsan hiç olmazsa kendini artık doğurmuş olur bu yaş sonrasında. 45 yaşında olan Magali, çocukları evden ayrılmasından sonra yalnız yaşayarak şarap üretimi yapmaktadır. Bağ bozumu zamanıdır ve arkadaşı İsabelle Magali’nin yalnız oluşuna üzülür. Bunun dışında, oğlunun sevgilisi olan Rosine, Magali’ye gönülden hayrandır. Her ikisi de bekar olan Magali’ye bir partner bulmak için arayışa girerler. İsabelle evli, güzel ve kendisinin deyimiyle her erkeğin kendisini beğenmesini arzulayan bir kadındır. Arkadaşı için gazeteye ilan verir ve civardaki bekâr olan kişiler birbirleri ile bu sayede görüşüp tanışırlar. Bu verilen ilanlardan birine cevap veren oldukça beyefendi bir duruşa sahip olan Gerard ile görüşmeye başlar. Arkadaşı için uygun olup olmadığını ölçmeye çalışır fakat görünen aslında biraz farklı olmaya başlar. Netice evliliğinden memnun olan bir kadındı İsabelle. Üç kez görüşürler çöpünü arkadaşı ile çatmak isteyen Gerard ile. Ardından niyetini anlatır Gerard’a ve bir düğün cemiyetinde onları tanıştırmayı planlar.

Aynı zamanda, Magali’nin oğlunun sevgilisi Rosine, felsefe öğretmeni ile oldukça derin bir ilişki yaşayıp ayrıldığı halde ondan kopamamaktadır. Kendisinde, felsefe öğretmenini Magali’ye ayarlamaya çalışır ve öğretmeninin bir “tabu” haline getirmek ister. Magali’nin yalnızlığını sonlandırmak için niyet çok güzeldir fakat o niyeti eyleme dönüştürürken farklı kişilerin farklı duygu birikimlerine sahip olmaları ve eylemleri, bu noktada iki kişinin görünümünü farklılaştırır.  Diğer üç filmi gibi burada kararsızlık çok fazla hissedilmemektedir. Fakat ani fikir değişimleri klasik şekilde filmin son dakikalarında yaşanır. Birde bu filme has filmin son sahnesinde bir bakış, birçok şeyi farklı yorumlamak için perdeyi usulca aralamaktadır.

Son olarak, görüntüler duygularının dünyasını tamamlarken, diyaloglar aklımızın konuşmalarını yansıtıyor adeta. Hiç susmadan düşünen akıl sesimiz, duygularımızın iç çekişi ile bize pastoral evrenin görünürlüğünü yansıtması Rohmer’in kamerasının duruş yerini de güzelce gözler önüne seriyor.

Kaynakça

Annemarie Schimmel, Sayıların Gizemi, Kabalcı Yayınları, 2000

Eflatun (Platon), Yasalar, Kabalcı Yayınları, 2017

Immanuel Kant, Die Metaphysik der Sitten Werkausgabe Band VIII (Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi), Suhrkamp Verlag 1993

Rene Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat (Edebi Yapıda Ben ve Öteki) Metis Yayınları, 2020

Sigmund Freud, Totem ve Tabu, Say Yayınları, 2017

Sedef Açıkgöz 'Germanistik deryasında Tarkovski karakteri gibi elimde mum ile 'Işık'ın peşindeyim'

Yorum(1)

  1. Çok başarılı bir eleştiri, internet sitelerinde böyle kaliteli eleştirilerin yapıldığı nadiren oluyor, yazarı tebrik ederim.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir