Ana Sayfa Eleştiriler Hard Eight (1996): Baba ve Piç

Hard Eight (1996): Baba ve Piç

Hard Eight (1996): Baba ve Piç 6.6
0
Tabiri caizse ‘Holywood’un göbeğine doğmuş’ yönetmen Paul Thomas Anderson, Amerikan bağımsız sineması denilince ilk akla gelen isimdir şüphesiz. Hikâyelerini anlatırken, abartısız, oldukça yalın, gerçekçi bir tarzı vardır. Bu sebeple ‘pure cinema’ ile ismi çok anılır. Karakterleri, genellikle, sıradan insanlardır. Bunun istisnası olan tek film, güçlü karakterler barındıran There Will Be Blood filmidir. Bir başka tipoloji de The Master filmindeki Lancaster Dodd karakteridir. Güçlü gözüken karakterin arka planında zayıflıklar yatar, esas güç arkasındaki kadındır. Sistemin ürettiği çeşitli erkeklik hâlleri irdelenir. Bu temanın yanı sıra, alt metinlerde,, Amerika idealinin kuruluşunda din, iktidar ve kapitalizm arasındaki denge, motivasyonlar, travmalar işlenir.

Şık giyimli ihtiyar Sydney (Philip Baker Hall), bir kafenin kapısında bitik hâldeki John’u  (John C. Reilly) bulur, ona kahve ve sigara ısmarlar. John’un tüm parasını kumarda kaybettiğini öğreniriz. Sydney de cömert bir şekilde ona yardım teklifinde bulunur. Böylelikle, Sydney, John’a akıl hocalığı yapmaya başlar, ilk iş, ona, bir otelde nasıl beleş kalacağını öğretmektir.


Yönetmenin ilk uzun metrajı olma özelliği taşıyan film, teknik meziyetleri ve kamera kullanımı ile bir ‘auter’ün doğuşunu müjdelemiş olsa da senaryodaki kilit noktalarda sınıfta kalıyor. Özellikle zaman geçişleri, filmin ritmini bozan en önemli etken. Sydney’in John’a yardım etmesinden sonra 2 yıl geçiyor ve bu sırada neler olduğunu hayal etmemiz bekleniyor. John, Sydney’in kötü bir kopyasına dönüşüyor ve aşık oluyor. Devreye böylece Clementine (Gwyneth Paltrow) giriyor. Kumarhanede garsonluk yapan Clementine, erkeklere kur yapmaktan çekinmiyor ve sonunda başına bela açıyor. Erkekler ile para karşılığı ilişkiye giriyor. Bunu para için yaptığını söylese de fahişelik onun için bir alışkanlığa dönüşmüş. John da Clementine de hayatın tokatını erken yemiş insanlar ve bir çıkış, kaçış yolu arıyorlar. Fakat bu iki kaybedenin mücadelesi filmin ana izleği olmaya yetmiyor.

Bir miktar da olsa kumarbazlar hakkında olan filmden daha fazla poker, blackjack sahnesi beklerdim. Philip Seymour Hoffman‘ın bulunduğu sahne yeterli olmuyor, tadı damakta bırakıyor. Filmin karanlık atmosferi de filmi bir ‘noir’ yapmaya yetmiyor. Bunun önemli bir sebebi, karakterler iyi yazılmış olmasına rağmen, olay örgüsünün yetersiz kalması olarak gözüküyor.

Film, karakterlerinin duygu durumlarını fazla önemsemiyor. Jack ve Clementine’in bir otel odasında bir adamı alıkoydukları sahne dışında, filmi yukarı çıkaran sahne bulunmuyor. Belki de bu sahnenin bir duygu boşalması ile birlikte final sahnesi olması gerekirdi. Fakat yönetmenin dramaturji anlayışı buna uymuyor.


Filmin sonlarında etkin olan Jimmy (Samuel L. Jackson) karakteri, öncesinde altı fazla doldurulmadığı için etkileyici bir seyir sunmuyor. İyi düşünülmüş Sydney ve John karakterleri de öykü akışının duraksamalarında kayboluyor. Film, akılda, Anderson’ın çoğu filminde ortak çalıştığı Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Robert Elswit‘in mekanı dolaşan plan sekanslarıyla kalıyor. İleride yönetmenin imzasına dönüşecek olan ve Magnolia (1999) filminde zirveyi görecek bu sekanslar, senaryodaki kusurların gölgesinde kalıyor. Babacan bir adam ve babasız kalmış bir genç arasında gelişen ilişki, filmin sonunda öğrendiğimiz sürpriz ile anlam buluyor. Fakat 1-2 sahne hariç oldukça sakin ilerleyen filmin bu şaşırtmacası, seyircide güçlü bir tesir bırakmıyor. Başta söylediğim gibi yalın anlatımı sahiplenmiş yönetmen, belki de bunu yapmayı hiç istemiyor. Yönetmenin ileride tekrar kullanacağı güçlü baba, zayıf oğul teması, cılız bir ilk film ile başlatılmış oluyor.

Puanlama

6.6

6.6
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Tuncay Uravelli 91 doğumlu. Pamukkale Üniversitesi Gıda Mühendisliği bölümü mezunu. ESOGÜ Tarımsal Biyoteknoloji bölümünde yüksek lisans yapıyor. Lise döneminde izlediği Fight Club'ın dövüş filmi olmadığını anladıktan sonra sinemaya ilgisi tutkuya dönüştü. Bu tutku üniversitede edebiyata yönelse de film bitip jenerik aktığında sinemasız yapamayacağını her seferinde yeniden idrak ediyor.

Bir Cevap Yazın