Ana Sayfa Eleştiriler The French Dispatch (2021): Wes Anderson’dan Üç Marjinal Hikaye

The French Dispatch (2021): Wes Anderson’dan Üç Marjinal Hikaye

The French Dispatch (2021): Wes Anderson’dan Üç Marjinal Hikaye 8.0
0

İlk olarak 1996 yılında çektiği Bottle Rocket ile karşımıza çıkan ve sinemasında oluşturduğu karakteristik ve stilize tarzıyla geniş bir izleyici kitlesine sahip olan Wes Anderson, son filmi The French Dispatch ile Grand Budapest Hotel ve Moonrise Kingdom ile yakalamış olduğu seviyenin altına düşmeyen bir iş ortaya çıkarmış. Dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festival’inde yapan film olumlu eleştiriler aldığı için haliyle seyirci kesiminde de beklentiler bir hayli yüksek tutulmuştu.

Çekim aşaması 2019’da tamamlanmasına rağmen pandemi koşulları nedeniyle vizyon tarihi sürekli ertelenen film 2021’in son ayında izleyici karşısına çıktı. Wes Anderson’ın 10. uzun metraj filmi olma özelliğini taşıyan The French Dispatch, Anderson’ın alışık olduğumuz simetrik açılarından ve yumuşak, sıcak renklerinden azade olmayan ancak temel motiflerini kullanırken seyircinin göz zevkine oynamayı beceren yeni tekniklerle harmanlanmış başarılı bir film. Öncelikle biçim konusuna girmeden önce hikâye hakkında birkaç detay vermeye çalışalım.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Çocuksu Ruhların Rengi: Wes Anderson Sineması

Film, adından anlaşılacağı üzere yirminci yüzyıl Fransa’sında hayali bir şehirde The French Dispatch (Fransız Postası) ya da tam adıyla The French Dispatch of The Liberty, Kansas Evening Sun isimli Amerikan dergisine ve bu derginin yazarları üzerinden anlatılan üç hikâyeye odaklanıyor. Filmin başında yönetmenin oluşturduğu Fransız şehrini ve Fransız Postası’nın yazarlarını tanıyoruz. Derginin editörü olan Arthur Howitzer Jr.’ın (Bill Murray) ölümünün ardından derginin yazarlarının onu anmak için dergide yer verecekleri üç hikâye birbiri ile bağlantısız olarak sunuluyor.
the-french-dispatch

İlk hikâyede, iki barmenin kafasını keserek öldürdüğü için yüksek güvenlikli hapishanede tutulan bir sanat dehası olan Moses Rosenthaler’ın (Benicio Del Toro) hikayesini izliyoruz. Hapishanede kafayı yememek için olağanüstü sanat eserleri ortaya koyan ve ilhamını hapishanenin güzel gardiyanı Simone’dan (Lea Seydoux) alan Moses, hapishanede kalan bir zengin olan Julien Cadazio (Adrien Brody) tarafından fark edilir.

Burada yaptığı sanat eserleri için yüklü bir miktar ödemek isteyen Cadazio, hapishaneden çıktığında ise onu ünlü bir sanatçı ve zengin bir insan yapacağını söyler. Bu temelden yola çıkan hikâyede farklı tuhaflıklar ve karmaşalar yaşanarak, Cadazio’nun sürekli para kaybetmesine ve Moses’in onu farklı yollardan kandırmasına şahit oluruz. J.K.L Berensen’ın (Tilda Swinton) yazısı olan bu hikâye post-modern sanat anlayışına incelikli eleştiriler getirirken komedi anlamında güldüren sahnelere sahip. Ayrıca Benicio del Toro ve Lea Seydoux’un donuk ve soğuk bakışları iki karakterin de bu bölümde uyumlu olmasını sağlamış.
The-French-Dispatch-1

Filmin ikinci bölümü, 1968 öğrenci protestoları sırasında bir öğrenci grubunun siyasi çatışmalarını ve grup içi çıkmazlarını ele alıyor. Zeffirelli (Timothée Chalamet) ve Juliette’in (Lyna Khoudri) başkanlık ettiği öğrenci grubunun hazırladığı bildiri üzerinde anlaşmazlık çıkınca Zeffirelli, anne ve babasının arkadaşı olan Lucinda’dan (Frances McDormand) ona editörlük yapmasını ister. Bu ilişkiden bir yakınlaşma doğunca Zeffirelli’nin asıl sevgilisi Juliette ise olay çıkarır. Paris sokaklarında aşkın, kıskançlığın, protestonun ve Fransız Yeni Dalga filmlerinin etkisini bolca hissettiğimiz bu bölümde Wes Anderson her filminde olduğu gibi siyasi çizgisini az da olsa belli etmiş.

Ayrıca Anderson bu bölümü çekerken oyunculardan Jean Luc-Godard’ın ‘Vivre Sa Vie’ ve François Truffaut’un ‘400 Blows’ filmini izlemelerini istemiş. Lucinda’nın yazısı olan bu bölüm, dönemin atmosferini siyah beyaz renklerle başarılı bir şekilde yansıtırken aynı zamanda alaycı bir yaklaşım sergileyen kısımlardan bir tanesi. Ayrıca Timothée Chalamet ve Frances McDormand’ın harika bir oyunculuk çıkardıklarını ve iyi bir uyum yakaladıklarını söylemek gerek.
the-french-dispatch-2

Üçüncü bölümde hikâyeyi The French Dispatch’in yazarı olan Roebuck Wright’dan (Jeffrey Wright) dinleriz. Roebuck bir emniyet müdürü ile yemekteyken müdürün çocuğu kaçırılınca, orada bulunan Asyalı mutfak şefi Nescaffier tarafından olayın çözülmesi ve yazarımızın buna tanıklık etme serüvenini izleriz. Dolaylı olarak çocuğun kaçırılmasının sorumlusu olan ve bir kümeste tutuklu olan mahkûm (William Dafoe) filmde yaklaşık birkaç dakika görünür. Müdürün ekibi ve şefin, çocuğu kurtarma girişimi hızlı aksiyon sahnelerinden oluşuyor. Bu bölümdeki en dikkat çekici kısım ise bölümün sonundaki kovalama sahnesinin çizgi roman tarzında bir animasyonla yapılmış olmasıydı. Wes Anderson siyah beyaz, renkli ve animasyon sahnelere yer vererek izleyicinin filmi takibini zorlaştırabilecek fakat sinematografik açıdan muazzam bir işe imza atmış.
the-french-dispatch-3

Wes Anderson’ın Gözünden Gazetecilik: The French Dispatch

Filmin hikayesinin temeli bu şekilde. Oyunculuklardan, sinematografiden ve filmin kurgusundan aradığım Wes Anderson özgünlüğünü bulduğumu söyleyebilirim. Filmin müzikleri de ayrıca güzeldi. İlginç bir bilgi olarak, müzikleri yapan iki Oscar sahibi Alexandre Desplat filmin dadaist bir film olduğunu ve müzikleri de buna göre yaptığını belirtmiş. Ayrıca değinilmesi gereken bir nokta da filmin 16:9 yerine 4:3 formatında çekilmiş olması. Yönetmenin bu tercihi sinemada perdenin ortasında bir kare içerisinde filmi izliyormuş hissiyatı yaratsa da tüm film boyunca beni çok fazla rahatsız etmedi.

Olumsuz bir eleştiri getirmem gerekirse, her bir hikâye arasındaki geçişin çok hızlı olduğunu ve seyirci olarak takip etmenin bazen zorlaştığını söylemek gerek. Olay örgüsü içerisinde seyirciye nefes alma ve olayları kafasında toparlama fırsatı vermeden hızlı diyalogların aktığı ve sahnelerin değiştiği kısımlar hikâyenin genelini kavramak açısından zorlayıcıydı.

Sonuç olarak, yazının başında da belirttiğim gibi Wes Anderson önceki filmlerinin seviyesinin altına düşmeyen ancak bu filmlerinde çok üstüne çıkmayan, klasik anlatı yapısını kırarak ve kurguda farklı teknikler kullanarak geliştirdiği sinemasına özel bir iş daha eklemiş. Sarsıcı değil bilindik ancak Anderson stiliyle üç güzel hikâyeyi sinemada deneyimleme şansı buluyoruz.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Cahiers du Cinéma’ya Göre 2021’in En İyi 10 Filmi

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Oğuzhan Altunkurt 1998 Yılında Burdur’da doğdu. Marmara Üniversitesi Sinema Bölümü öğrencisi olarak hayatına devam ediyor. Büyülü Fener ile ilk tanışması ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ sayesinde oldu ve halen bu tutkusunu devam ettirmekte. Sinemanın sonsuz hayal gücüne açılan dünyası ile birlikte Mitoloji, Fantastik Edebiyat, ve Kültür alanındaki her şey ile ilgilenmeye devam ediyor.

Bir Cevap Yazın