Ana Sayfa Yönetmen Sineması Çocuksu Ruhların Rengi: Wes Anderson Sineması

Çocuksu Ruhların Rengi: Wes Anderson Sineması

Çocuksu Ruhların Rengi: Wes Anderson Sineması
0
Kimileri “renkli Tim Burton” der onun için, kimileri J. D. Salinger‘ın sinema dünyasına yansıması. Fakat Amerikalı yönetmen Wes Anderson farklı bakış açısı, tarzı ve imza attığı çocuk masallarını andıran filmlerle bu benzetmelerin çok daha üstünde bir yerde konumlanmış durumda. Farklı dediğim zaman bunun altını biraz doldurma ihtiyacı duyuyorum. Wes Anderson‘ı diğer yönetmenlerden farklı yapan kuşkusuz sinemaya getirdiği bakış açısı ve insanların bu bakıştan aldığı tat. Onun filmlerini izlemeye başladığınız andan itibaren yüzünüzde tarifi imkansız bir gülümseme oluşuveriyor ve film bittikten sonra siz bu ifadenin gerçekliğiyle yüzleşiyorsunuz. Hem gerçek olamayacak kadar düzenli ve rengarenk bir dünya oluşturuyor hem de hepimizin sıradan bir günde başına gelebilecek olayları bir çocuk masumiyetiyle bize aktarabiliyor.

Wes Anderson, filmlerinde kullandığı teknik itibariyle de diğer yönetmenlerden çok çabuk ayırt edilebilir. Kullandığı renkler, kadrajlar, öyküler ve çizdiği karakterler Wes Anderson sinemasını farklılaştıran yapı taşlarıdır. Bunlardan en çok öne çıkanı kuşkusuz kullandığı renklerdir. Onun filmlerini izlerken adeta pastel renklerin dünyasına yolculuğa çıkmış gibi hissedersiniz. Filmlerindeki mekanları, kostümleri ve objeleri de o filmde ağırlıklı olarak zevkini yansıttığını düşündüğüm retro parçalarla birlikte kullanarak seyirciyi mükemmel bir görsel şölenin kucağına bırakır. Bu görsel şölenle birleşen her kadrajı seyircide bir tablo izlenimi uyandırır. Tabii bu izlenimin oluşmasında Wes’in geniş kadraj tekniğinin yanı sıra sahnedeki kişi veya objenin inanılmaz bir simetri duygusu ile çok düzenli bir şekilde perdeye yansıtılmasının payı büyüktür. Kamerası genelde olaylara belli bir mesafede sabittir. Bununla seyirciyi içine aldığı dünyada rahat bırakıp, seyirciyi özgürleştirir ve onlara karar şansı tanır. Bu bakış açısıyla seyirciye istediği karakterle özdeşleşme fırsatı tanımış olur ve aynı zamanda seyirciye bir misyon yükler. Derin anlam yükü olmayan, anlaması basit konular işlediği için de seyirciler bu misyonun altında ezilmez ve filmden sıkılmadan yolculuklarına devam ederler. Konuyu anlamaya harcayacakları eforu ise Wes’in karakterlerini anlamak için harcarlar. Çünkü Wes vermek istediği mesajı hikayesiyle değil, çizdiği akılda kalıcı karakterlerle verir. Bu karakterler “übermensch” özellikleri taşımaz. Aksine iyi, kötü, bencil, sevecen, sorumsuz veya sıradan insana dair aklınıza gelebilecek özellikleri bir vücutta karikatürize ederek karakterle olan empati duygusunu güçlendirir.

Filmlerinde işlediği konulara gelecek olursak, dağılmış veya dağılmakta olan aileler Wes Anderson filmlerinde sıkça yer tutar. Tahminimce bunun sebebi 8 yaşındayken yüzleştiği anne ve babasının ayrılık sürecidir. Bu süreçte edindiği tecrübeyle filmlerinde çok rahat karşılaşabiliriz. Örneğin The Royal Tenenbaums filminde sorumsuz bir baba figürü ve dağılmış bir ailenin tekrar bir araya geliş hikayesi, The Darjeeling Limited filminde ise birbirinden kopmuş üç kardeşin bir yolculuk vesilesi ile tekrar birbirleriyle yakınlaşmaları anlatılır. Wes’in yaşadıkları ve hayalini kurdukları filmlerinde birlikte yer alır. Filmlerinin sonunda bütün karakterleri sonuç ne olursa olsun bir şekilde bir arada görürüz. Wes’in gerçek hayatından yansıttıkları bunlarla sınırlı değildir, Rushmore filminin baş karakteri Max Fischer tam da genç Wes Anderson gibidir. Fischer’ın berber babası tıpkı Wes’in babası gibi yumuşak başlı bir insandır. Fakat evlat-oğul çatışma tablosunun tamamlanması için çatışılan bir baba figürüne ihtiyacı vardır, bu ihtiyacı da Max’in aşık olduğu öğretmeniyle aşk yaşayan, kendisinden yaşça büyük arkadaşı bencil Blume karakteriyle gidermiştir. Hatta Wes’in babasıyla olan çatışması öyle büyüktür ki The Darjeeling Limited filminde hiç görülmeyen babanın bile faşizan olduğu, sahip olduğu arabayı emanet ettiği tamircinin isminde saklıdır ; “Luftwaffe!”(Luftwaffe=Nazi Almanyası Hava Kuvvetleri). Wes’in filmlerinde doğrudan doğruya onun hayatının yansımalarının yanı sıra onun hayranı olduğu yazarların, kitapların ve sanat eserlerinin yansımaları da karşımıza çıkar. Özellikle J. D. Salinger ve S. Zweig hayranlığı filmlerinin yaratılış aşamasında belirleyici olmuştur. Örneğin The Royal Tenenbaums’daki aile yapısı J. D. Salinger’ın yarattığı Glass ailesinden izler taşır. Bunun yanı sıra Rushmore’da da J. D. Salinger‘ın The Catcher in The Rye eserinin Wes Anderson üzerindeki etkileri karşımıza çıkar. The Grand Budapest Hotel’in yaratılmasında ise kendisinin de belirttiği üzere S. Zweig’in notları etkili olmuştur. Bunların dışında filmlerinde karşımıza çıkan tablolar, kitaplar ve sanat eserlerinin, onun düşünce dünyasına dokunan objeler oldukları çok açıktır.

Wes Anderson’dan bahsettiğimiz zaman üniversite arkadaşı, oyuncusu, ortak senaristi Owen Wilson’ı es geçmek olmaz. Wes Anderson’ın çoğu yapımında Owen Wilson’a kamera önünde ve arkasında rastlarız. Wes’in bu takıntısı Owen Wilson ile sınırlı değildir. İlk filmi Bottle Rocket hariç tüm filmlerinde bulunan ve “oyuncu kadromun merkezi” dediği Bill Murray, Adrien Brody ve Jason Schwartzman onun filmlerinde sürekli karşımıza çıkar. İlk profesyonel oyunculuk deneyimlerini Moonrise Kingdom filmiyle yaşayan, filmin küçük yaştaki başrolleri Kara Hayward ve Jared Gilman da bu listeye girmesi kuvvetle muhtemel adaylar. Gördüğümüz üzere her filminde aşağı yukarı aynı ekiple çalışan Wes, oyuncu seçimlerinden cast ve mekan tercihlerine, filmin senaryosundan beyazperdeye geliş sürecine kadar bütün basamaklarla ayrı ayrı ilgilendiği için ona yönetmen değil auteur yönetmen dememiz daha doğru bir tercih olacaktır.

Eğer siz de Amerikan sinemasının kendini tekrar eden sıkıcılığından bıktıysanız, tren yolculuklarını ve tilkileri seviyorsanız, sıkı bir Bill Murray hayranıysanız, dünyaca ünlü bir okyanus bilimci ve üstüne koşulsuz bağlı bir bellboy ile tanışmak isterseniz, tablolarla aranız iyiyse, çocukluk aşkınızı unutamadıysanız ve içinizdeki çocuğun katili olmadıysanız Wes Anderson sinemasıyla tanışmanın tam zamanı.
                                                                                                                                                    
Oğuzhan Biderci 23/İstanbul/öğrenci. Sıradan yaşamının içinde olan sinema ve onun barındırdığı anlamlar. modernite, politika, varlık, etik, sinemanın deşifresi, Wes Anderson, seul contre tous, Yorgos Lanthimos, güneşli pazartesiler ve birtakım başka şeyler. “¿Que dia es hoy?”

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir