Ana Sayfa Eleştiriler You Were Never Really Here (2017): Uyanmak İçin Güzel Bir Gün

You Were Never Really Here (2017): Uyanmak İçin Güzel Bir Gün

You Were Never Really Here (2017): Uyanmak İçin Güzel Bir Gün 8.0
0
Lynne Ramsay, We Need to Talk About Kevin’den (2011) beri süregelen sessizliğini muhteşem bir geri dönüşle bozdu. İskoçyalı yönetmenin dördüncü uzun metraj filmi olan You Were Never Really Here (ya da diğer adıyla A Beautiful Day) henüz vizyona girmese dahi çeşitli festivallerde gösterildi ve büyük övgüler aldı. Cannes’da Ramsay’e En İyi Senaryo, Joaquin Phoenix’e ise En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandıran yapımı birkaç  ay önce Gent Film Festivali’nde izleme şansı buldum. Filme dair, konusu nedeniyle yapılan yirmi birinci yüzyılın Taxi Driver’ı gibi yorumlar dikkat çekiciydi. Fakat açık konuşmak gerekirse YWNRH güncelleştirilmiş bir Taxi Driver uyarlamasından çok daha fazlasını vaat ediyor.

Film, Körfez Savaşı gazisi ve eski FBI ajanı Joe’nun hikayesini anlatıyor. Joe doğup büyüdüğü evde annesiyle birlikte yaşamaya devam etmekte ve illegal çözümler arayan aileler tarafından, kaçırılmış küçük kızları kurtarması için para karşılığı tutularak kötü adamlara acı çektirmektedir. Hırslı ve genç New York senatörünün küçük kızı Nina, seks kölesi olarak bir suç şebekesinin eline düştüğünde aranacak ilk kişi yine Joe olur. Basit bir iş gibi görünen bu kurtarma operasyonu senatörün öldürülmesiyle bir anda Joe’nun hayatta kalma mücadelesi haline gelecektir.

YWNRH, Joe’nun iş tanımını seyircisine adeta sezdirerek veren bir sahne ile başlıyor. Yönetmenin önceki filminden aşina olduğumuz hikayeyi direkt olarak anlatmama hali burada da devam etmekte. Fakat özellikle vurguladığım gibi, bu yaklaşımın amacı bir merak duygusu uyandırmaktan ziyade seyircinin sezgilerini harekete geçirmeye yönelik. Dakikalar ilerledikçe bir yapbozu tamamlar gibi sahnelerdeki ayrıntıları birleştirerek Joe’nun karakterine, geçmişine ve güncel yaşamına dair bilgi kırıntılarına ulaşıyoruz. Ana karakterimiz iri yarı cüssesi ya da aklaşmaya başlamış sakallarıyla olduğu kadar bezgin ve kayıtsız tavırlarıyla da ilgimizi cezbediyor. İnsanlarla iletişimini son derece kısıtlı tutan Joe, gerçekten gerekli olmadığı sürece tek bir kelime bile etmiyor. Ancak bu durum annesi ile olan ilişkisinde farklılaşarak daha da garip bir hale gelmekte. Bu anne-oğul ilişkisi, Joe’nun sosyal hayatındaki tavrının yansımalarını yer yer taşısa da çok daha farklı bir düzlemde gerçekleşiyor. Zamanla bu düzlemin, paylaştıkları ortak geçmişten ve bu geçmişin travmalarından beslendiğinin farkına varıyoruz.
Joe’nun karakter derinliği için oldukça uygun bir kaynak sunan savaş gazisi sıfatına rağmen, yönetmen kolay yolu tercih etmiyor. Karakterin hal ve hareketlerinin motivasyonunu geçmişinden kalan en büyük travmasında, annesinin (ve kendisinin de) babasından gördüğü şiddette buluyoruz. Ramsay, karakterin bu geçmişini alışılageldik bir şekilde Nina ile arasında kurduğu bağın temeli olarak göstermek yerine de hikayenin ritmini belirleyen flashbackler ile yansıtmayı tercih etmiş. Aslında bu sahnelere flashback demek ne kadar doğru olur emin değilim. Yıllarca bastırılan bu şiddet anları, sanki Joe’nun zihninde belirir gibi perdede de yalnızca birkaç saniyelik zaman dilimleri halinde aniden belirip soluyorlar. Fakat bu hatıraların etkileri o kadar da gelip geçici değil. Joe sürekli bir uçurum kenarında, intiharın eşiğinde yaşıyor. Benliği adeta travmalarından ibaret hale gelmiş durumda. Ürkütücü kayıtsızlığının altında, bastırılmalarına rağmen hala güçlü bir öfke ve yıkım duygusu yatıyor. Bu saklı enerjinin açığa çıkışını, işvereninin ofisinde, koltukta uzanırken iki parmağının arasındaki şekerlemeyi ezdiği sahnede en yalın haliyle görebiliyoruz. Joe, mental açıdan öylesine ağır bir yükle yaşamını sürdürüyor ki rahatlamak için seçtiği yol bile kendini boğmaya çalışmak. Fakat Nina’nın hayatına girişi (aslında çıkışı) onu bu kopmaya yakın ipten uzaklaştırıyor ve Joe’ya bir amaç veriyor. Lynne Ramsay, Joe’nun bu amaca bağlanmaya yönelik verdiği kararı göldeki sahnede görkemli bir biçimde görselleştiriyor. Bu arada söylemeden geçmek olmaz. YWNRH aslında Ramsay filmografisinin diğer filmleriyle birçok ortak ayrıntı paylaşarak yönetmenin stiline dair oldukça tutarlı bir bütün oluşturmakta. Bahsi geçen göl sahnesi yönetmenin filmlerine aşina takipçilerine direkt olarak ilk filmi Ratcatcher’daki nehri anımsatıyor. Ana karakterin beyazperdedeki görünümünün temelinde yatan travmatik geçmiş öğesi de We Need To Talk About Kevin’deki anne ile benzerlikler taşımakta. Yönetmenin asıl alametifarikası ise seyirciyi yanıltarak ters köşeye yatırmaktan ziyade kurgusal olanakları hem en son tahmin edilebilecek şekilde hem de gerçeğe uygun bir biçimde kullanması. Filmin sonu, tam anlamıyla bir uyanış anı. Kurtarıcı, yıllardır sinemada rastlayamadığımız bir çarpıcılıkla kurtarılan kişiye dönüşüyor ve izleyeni şoke eden bir hayal/rüya sekansının ardından adeta yeniden canlanıyor.
Joaquin Phoenix kesinlikle ayrı bir paragrafı hak edecek bir iş çıkarmış. Kağıt üzerinde sinema tarihinde sıkça kullanılarak sıradanlaşmış bir karakter olarak görünen Joe’yu yorumlayışı gerçekten olağanüstü ve bu yorum karakteri bambaşka bir seviyeye taşımakta. Zaten yönetmen de Phoenix’in oyunculuğundan sonuna kadar yararlanmayı ihmal etmemiş. Başarılı oyuncunun, Joe’nun travmatik uyuşukluğunu izleyiciye aktarabilmek için özellikle kullandığı hantal beden dilini ve sadece bakışlarıyla dahi açığa çıkarmayı başardığı geçmişini layığıyla yansıtabilmek için farklı kamera açısı varyasyonları denenmiş. Yönetmen ve oyuncunun bu işbirliği akıllardan çıkmayacak bir film karakterini ve oyunculuk performansını beraberinde getiriyor. Phoenix’in Cannes’da ödül kazandıktan sonra asıl payenin Ramsay’e ait olduğunu belirttiği teşekkür konuşması da bu ortaklığın bir göstergesi. Kariyerindeki üç Oscar adaylığına rağmen henüz bu ödüle ulaşamayan Joaquin Phoenix’in bence bu yıl için YWNRH ile büyük bir şansı vardı. Ancak maalesef film Amerika’da henüz gösterime girmedi ve yapım şirketi Amazon’un bu tercihi belki de Phoenix’i olası bir Oscar ödülünden etti. 2018’te Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot (Gus Van Sant), Mary Magdalene (Garth Davis) ve The Sisters Brothers (Jacques Audiard) gibi iddialı yapımlarda yer alacak oyuncu için Oscar ihtimali seneye kaldı diyebiliriz.

Sonuç olarak YWNRH her şeyden önce neyi, ne zaman ve nasıl anlatmak istediğini tam olarak bilen bir film. Başka bir yönetmenin elinde rahatlıkla klişe bir dedektif filmine dönüşebilecek hikaye, Ramsay’nin fotoğrafçılık geçmişinin de etkisiyle kolaylıkla yarattığı muhteşem görsel anlatım tekniği sayesinde yılın en çarpıcı filmlerinden biri haline gelmiş durumda. YWNRH kesinlikle bir yönetmen filmi. Ramsay’nin başarısı tıpkı önceki filmlerinde olduğu gibi sadece kamerasını değil aynı zamanda bakış açısını da konumlandırdığı yerde yatıyor. Ana karakterimiz Joe’nun kaçırılmış bir kızı nasıl kurtardığından ziyade, gerçekleştirmeye çalıştığı bu eylemin onun için gerçekten ne ifade ettiği filmin odak noktasında. YWNRH, hikayesini anlatırken bir yandan da seyircisini Joe’nun hasarlı mental durumunun içine çekiyor. Ramsay kullandığı anlatım tekniğiyle hikayeyi, hikayeye ilişkin ayrıntıları ve karakteri tek bir potada eriterek izleyiciye sunuyor. Bunu yapmak için bazen birkaç saniyelik vurucu geçişler tercih ederken, bazen ise uzun ve etkileyici sahneler kullanarak filmin kendine özgü bir ritminin olmasını da sağlıyor. Bu noktada görüntü yönetmenliği ve kurgu tartışılmayacak derecede usta işi. Fakat YWNRH’in etkisi sadece görselliğinden kaynaklanmıyor. İncelikle kullanılmış ses efektleri ve Jonny Greenwood’un hazırladığı muazzam soundtrack (kariyerinin en iyisi demek yanlış olmaz) bu noktada eserin göz kamaştırıcılığına eşlik ediyor. Filmin görsel ve işitsel açıdan yetkinliği başından sonuna dek seyirciyi adeta hipnotize etmekte. Tüm bu övgülerin yanında filmin en can sıkıcı yanı ise süresi. Cannes Film Festivali’ne zar zor yetiştirilebilen YWNRH’ın son kurgusu sadece 85 dakika. Bu kısalık filme seyirciyi soluksuz bırakan bir tempo katsa da, aynı zamanda yoruyor da. Filmin bitiminde Joe’dan sağlam bir çekiç darbesi yediğimiz yadsınamaz ama ben tek vuruşla nakavt yerine daha uzun ve acılı bir süreci tercih ederdim. Yine de Ramsay’nin şimdilik son filmi en basit ifadeyle saf bir sinema deneyimi ve kesinlikle yılın en iyilerinden biri. Filmografisinde yalnızca 4 uzun metraj bulunan ve büyük aralar vermeyi seven yönetmen, umarım bir sonraki filmi için takipçilerini çok fazla bekletmez. Çünkü Lynne Ramsay kendi jenerasyonunun en iyi sinemacılarından biri olduğunu You Were Never Really Here ile artık tamamen kanıtlamış durumda.

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 7.5

Ziya Aydı 1993, Bursa doğumlu. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. Lisansüstü eğitimine Belçika’da devam ediyor. Film izliyor, düşünüyor, eleştiriyor, arada bir de şiir yazıyor.

Bir Cevap Yazın