Ana Sayfa İnceleme Bird People (2014): Akrep, Yelkovan ve Serçe

Bird People (2014): Akrep, Yelkovan ve Serçe

Bird People (2014): Akrep, Yelkovan ve Serçe 8.0
0

Sahici gezginler, sadece seyahat etmek için seyahat edenlerdir – tüy kadar hafif.

                                                                                        Charles Baudelaire

 

Siegfried Kracauer, Kitle Süsü’nde: ‘’Makineleşmiş sanayinin aleti olmaya razı gelmemiş gerçek insan, uzam ve zamanda eriyip gitmeye karşı direnir.’’ der ve tükeniş olarak deneyimlenen veya saatle ölçülen zamanın da yine bu gerçek insanı kuşatmayacağını belirterek devam eder. Pascale Ferran’ın 2014 yapımı Bird People’ı, bu erime sürecine direnen Gary (Josh Charles) ve çevresini farklı formlarda keşfeden Audrey (Anaïs Demoustier)’nin, kimi noktalarda kesişen öykülerine konuk ediyor izleyenleri.

Kalabalık yığınların koşuşturmacası içinde açılış yapan film, saat kadranı biçiminde zeminiyle bir tren istasyonundaki hareketli anları gözler önüne seriyor. Ferran’ın film hakkındaki bir röportajında da belirttiği gibi ‘’kendi baloncukları’’ içinde, neredeyse dış dünyadan izole yaşayan insanların bir yerlere yetişme telaşları içerisindeki hallerine, iç seslerinin de katkısıyla tanık oluyoruz. Düşündükleriyle, o an dinledikleri müzikle veya kafalarını kurcalayan meseleleri ile her baloncuğun adeta bir dünya temsili olduğu yapıt; bu dünyaların birbirine temas etmez hallerini de ortaya koyuyor. Büyük çoğunluğunda kapalı mekanlarda seyreden anlatı, 21. yüzyıl sosyal yapısını meditatif bir üslupla ele alırken tenasüh unsurunu kullanım biçimiyle de yaratıcı bir noktada konumlanıyor.

İletişimsizliğin temel mefhumlardan olduğu yapıt, Gary’nin tek başınalığına rağmen bir yandan da kendisinin otel odası vasıtasıyla tüm dünyanın içeride deneyimlenebilmesine vesile oluyor. Gary’nin telefonda konuştuğu insanlar, internet vasıtasıyla iletişim kurdukları ve camlarda sıklıkla beliren uçak görselleri, dünyaya dair geniş bir yekûnun aynı anda odada bulunabilmesini sağlıyor. Bu da bireyin dayanma noktasının hangi kanallar aracılığıyla zorlanabileceğinin, bireyi tüketen ve hep dahasını isteyen bu sistemin günlük hayattaki her ögeyi fütursuzca nasıl işgal edebileceğinin iyi bir örneği. Gary’nin bir anda her şeyi geride bırakma kararı ile gelişen hadiseler, filmin tüm yapısında sıklıkla rastladığımız bireysel dünyalarına gömülmüş insan motifinin sadece şekli olarak var olabildiğinin; dolaylı ve dolaysız yollardan kişinin yaşamının ne kadar çok bağlantılar ve sorumluluklar içerdiğinin bir göstergesi. Fakat Ferran burada bir yol önermiyor, kaçıp gitmeyi kutsayan veya bunu basite indirgeyip ─bağlamı bozuk ve sakil birçok örnekte olduğu gibi─ insanı sistemden kopararak, tek bir kararla hayatın çok daha iyi bir hâle evrilebileceği gibi bir algı yaratma peşinde de değil. Ferran’ın kamerası sadece gösterme niyetinde, bunu yaparken kurduğu dil her ne kadar masalsı bir tona kayıp bir süreliğine bir fabla dönüşse de gerçek dünyada yaşayan gerçek insanların sorunları, sistemin o bunaltıcılığını ve kasvetini bir an olsun eksik etmiyor.

Ferran’ın yavaş sinema kalıplarına uyan bir kurgu metodu benimsemesi, hareketsizliğin ve yavaşlığın dışarıdaki yoğun mücadele ve acelecilik ile tezat bir yapı kurmasını sağlıyor. Silikon Vadisi’nde hatırı sayılır bir konuma yerleşmiş ve bir aile kurmuş Gary ile eğitimine devam eden genç kat görevlisi Audrey, bir noktaya iki farklı hattan yaklaşmayı mümkün kılıyor. Bu minvalde film de Gary ve Audrey adlı iki bölümden oluşuyor. Daha klasik yapıdaki Garry bölümünde temel çatı kurulurken Audrey’nin bölümünde yaratıcı bakış açısı ve efekt kullanımı ile insanlar arasında görünmezce dolaşıp hikâyelerine ortak olabiliyoruz.

Audrey’nin adeta ruhani bir çağrıyla bir serçenin bedeninde zuhur etmesi şaşırtıcı ve izleme pratiğini dönüştürücü bir etki yaratıyor. Son derece nahif ve tehlikelere açık bir canlı olmasına rağmen aynı zamanda hareket kabiliyeti çok yüksek olan bu ‘’avatar’’ sayesinde Audrey yaşamının belki de en özgür anlarını yaşıyor. Bir yandan da çevresini daha iyi keşfetme imkânı yakalaması, otel resepsiyonisti Simon (Roschdy Zem)’un arabasında yattığını görmesi gibi hususlar iletişimsizlik kavramının bir beden değişimi sayesinde aşılmasına vesile oluyor. Bu dönüşümün işlenme biçimi ise son derece sade ve zekice kotarılmış. Audrey’nin yüz yapısının, bu dönüşüm anlarındaki yakın planlarda da fark edilebileceği üzere bir kuş görünümünü andırması, bu geçişkenliğin yumuşak bir tonda olmasını ve bütünlüğün daha iyi aksetmesini sağlıyor. Audrey’nin bu fiziki dönüşümü, hayatını kökten değiştirme kararı alan Gary’nin içsel değişiminin sembolik yansıması gibi işliyor. Bir serçe özgürlüğüne sahip olabilmesine karşın hâlâ otele bağlı olan ve tekrar eski formuna dönmeye çalışan Audrey, eylemlerinin sonuçları ile yüzleşmek zorunda olan Gary’nin izdüşümü adeta.

Hayvana dönüşme, dünyayı bir hayvan bedeni üzerinden inceleme durumu birçok disiplinde yer almış, bu konunun üzerine epeyce yazılıp çizilmiştir. Yine hayvanların insan merkezli bu dünyada nerede durmaları gerektiği, hayvanlara hangi tür muamelenin reva olduğu çokça tartışılmıştır. Hayvanlara karşı son derece katı yaklaşıp onların ruhsuz ve acı çekmeyen birer otomattan farksız olduklarını öne süren Descartes’tan, insanın doğa karşısında kendisini yanlış konumlandırdığını belirtip; ‘’İnsanlık, hiç değilse biz hayvanların taşımadığı bir ön yargıdır.’’ diyen Nietzsche’ye kadar geniş skalada düşünceyi barındıran felsefi bir gelenek mevcut. Burada Kant’ın ‘’insan olmanın kültür alanına girebilmekle’’ mümkün olduğu ve ‘’hayvanlığın insanlığın aşağı seviyesinde yer aldığı, insanın ancak hayvanlığın üzerinde yükselip gerçekten insan olabileceği’’ görüşü üzerinde biraz durmak gerek: Otelde kat görevlisi olan Audrey’nin günaydın diyerek selamladığı kişilerden geri dönüş almaması veya babası ile konuşmasında babasına da belirttiği gibi, kendi görev aldığı alanındaki kişilerle insanların pek de konuşmadığı gerçeği günümüzdeki bu ‘’kültür alanı’’ üzerine düşünmeye itiyor izleyeni. Beraber beslenen, gökyüzünde dans edercesine birlikte uçan serçeler; bir aradalık kavramından oldukça uzaklaşmış insan kalabalıkları için bir karşı duruş sergiliyor. Üstelik bu karşı duruş için birlikteliğin aynı türdeki canlılar arasında olması gerekli değil. Bunun da en çarpıcı örneği, Audrey serçe formundayken kendisiyle anlamadığı bir dilde konuşan Japon sanatçıyla kurabildiği iletişimin, fiziki formların veya sosyoekonomik katmanların aşılabilirlikleri yönünden oldukça etkileyici bir bakış sunması hiç kuşkusuz.

Bird People, akıllara Apichatpong Weerasethakul’un Sud pralad (Tropical Malady, 2004)’ını getiren, Doğu esintili ve dönüşümü insan hayatının ayırtıları üzerine eğilmek için araç olarak kullanan bir modern hayat hicvi. Ferran’ın otel odaları ve havalimanı arasında geçen anlatısı dünyanın hemen her yerinde geçebilecek, insan hayatının kırılma anlarını; Gary ve Audrey’nin asansördeki konuşmasında geçen ‘’personne’’ kelimesindeki zıtlıkları bir arada bulundurma durumuyla yansıtıyor. Bir kararla hayatı başka yöne çevirme, zıddını içinde barındırma; düalitenin görünürlüğü yönünden Jim Jarmusch’un Paterson (2016)’ının farklı bir yönden ele alınımı gibi. Semada süzülerek Béatrice Thiriet’in minimalist besteleriyle insan hayatında ve şehrin farklı bölgelerinde gezintiye çıkılan yapıtta, Ferran’ın bahsettiği baloncukların bir serçenin bedeni vasıtasıyla patladığını görmek ilgi çekici ve yaratıcı bir seyirlik kuruyor.

 

Faydalanılan Kaynaklar:

  1. Kracauer, S. (2011). Kitle Süsü. İstanbul: Metis.
  2. Ryan, D. (2019). Hayvan Kuramı. İstanbul: İletişim.

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Salih Alp Gökçek 16.08.1993 İzmir/Karşıyaka doğumlu. Küçüklüğünden beri çeşitli şehirlerde yaşadıktan sonra, şu an ikamet ettiği Malatya’ya geldi. Bu süreçlerde ise sinemaya olan ilgisi hep arttı, özellikle Avrupa Sineması üzerine ilgili. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitimine devam ediyor.

Bir Cevap Yazın