Ana Sayfa Kırmızı Halı ve Festivaller Filmekimi Filmekimi 2019 Diego Maradona (2019): Kendi Mitiyle Boğuşan Adam

Diego Maradona (2019): Kendi Mitiyle Boğuşan Adam

Diego Maradona (2019): Kendi Mitiyle Boğuşan Adam 6.0
0
Gelmiş geçmiş en iyi futbolcu payesinin kime verilebileceği tartışmaya açık olmakla birlikte, futbolun bir asırdan fazladır anlatılmaya devam eden öyküsündeki en sansasyonel karakterin Diego Armando Maradona olduğu konusunda herkesin mutabık kalacağını söylemek yanlış olmaz. Doğaüstü yeteneği ve mucizevi başarılarıyla olduğu kadar skandallarıyla da hafızalardan çıkmayan efsanenin hayatı, 2008’de Emir Kusturica’nın kişisel şovuna dönüştürdüğü başarısız bir denemenin ardından Oscar ödüllü Asif Kapadia’nın yönetmenliğinde bu yıl bir kez daha beyaz perdeye taşındı. Senna (2010) ve Amy (2015) gibi filmleriyle günümüzün en iyi belgeselcilerinden biri olduğunu kanıtlayan Kapadia, yetenekleri tarafından tüketilmiş yıldızların hikâyelerini arşiv görüntülerinden yararlanarak bir arkeolog edasıyla anlattığı üçlemesini Diego Maradona ile tamamladı. Belgesel, Arjantinli futbolcunun dünya çapında bir fenomen hâline gelmesini sağlayan 1984-1992 arasındaki sekiz yıllık Napoli dönemine odaklanıyor.

Filmin hemen başında, Napoli’ye rekor bir ücretle transfer olana kadarki kariyerinden göze çarpan çeşitli enstantaneler kullanılarak bu olağan dışı adamın kısa ve etkili bir tanıtımı yapılmakta. Bu giriş sekansında Diego, kendisi hakkında şöhretin getirdiği baskıya hazır olmadığı yorumunu yaparak geleceği gören Pele’nin veliahtı ilan edilmesine karşı ben sadece Maradona olmak istiyorum cevabını veriyor ve Barcelona başkanının gece hayatına yönelik eleştirilerini hiçe sayarak dans ediyor. Bilbao kasabı Andoni Goikoetxea tarafından bileğinin kırılması sonucu geçirdiği ciddi sakatlığın görüntülerine, iyileşmesinin ardından sahada yer aldığı ilk Athletic Bilbao karşılaşmasında şeref tribünündeki İspanya kraliyet ailesini umursamadan çıkardığı vahşi kavga eşlik etmekte. Böylece henüz yalnızca genç bir yıldız olan Diego’nun, Napoli’de ve Arjantin milli takımında gerçekleştireceği mucizeler ile Maradona’ya dönüşmeden önceki —yıllar içinde pek de değişmeyecek— hâline tanıklık ediyoruz: küstah, tavizsiz ve bir o kadar da ihtişamlı. Barcelona’da aradığını bulamayan Diego, profesyonel kariyeri için o anda büyük bir hata olarak görünen fakat kendisini günümüzde herkesin bildiği efsane haline getirecek nihai kararı vererek Napoli’ye transfer oluyor ve asıl hikâye başlıyor.


İtalya’nın en fakir şehirlerinden biri olmasının yanında fiilî olarak Camorra isimli suç örgütü tarafından yönetilen Napoli’ye transferini ‘’Ferrari istedim Fiat verdiler’’ diyerek özetleyen Diego, yaşadığı küçük çaplı hayal kırıklığına rağmen aslında kişiliğine en uygun takımda bulunduğunu kısa sürede fark eder. Juventus ve Milan gibi zengin kuzey kulüplerinin taraftarları tarafından her daim küçümsenmiş ve aşağılanmış bir takım olan Napoli’nin mabedi Stadio San Paolo, Diego’nun kendini kanıtlayıp eşsiz yetenekleriyle taraftarları büyüleyerek bir efsaneye dönüşmesi için gerekli zemine sahiptir. Arjantin’in en fakir bölgesinde doğup büyüyen ve dolayısıyla hayatını da kazanmak zorunda olduğu bir futbol maçıymış gibi yaşayan Diego’nun yolunun, İtalya’nın geri kalanı tarafından koleralı pis köylüler olarak anılan Napolililer ile kesişmesi kaderin bir cilvesi gibidir. Napoli’de top koştururken sırtına geçirdiği formanın temsil ettiği ezilen sosyal sınıfla kendini özdeşleştirerek edindiği politik tavır, Maradona’nın yıllar sonra sağ koluna yaptıracağı devasa Che Guevara dövmesiyle de tescillenecektir. Uyum sürecini aşmasının ardından İtalya’daki ikinci sezonunda ezeli rakip Juventus’a karşı galibiyeti getiren frikik golü, Diego’nun Maradona’ya dönüşümünü başlatan kırılma noktası olur. Takıma tarihinde bir ilki başararak kazandırdığı iki lig şampiyonluğu ve UEFA kupası, Maradona’nın şehrin simgesi haline gelerek halk tarafından aziz ilan edilmesine yol açar. Fakat bu görkemli yılların arka planında yönetmen Asif Kapadia’nın ilgisini çeken bambaşka bir öykü daha vardır. Maradona, bir yandan Arjantin’in kenar mahallelerinden çıkıp dünya yıldızı olduktan sonra köklerini unutmayan vefalı çocuk Diego olarak kalmak isterken diğer yandan da bağımlısı olduğu lüks hayat tarzı ve kokain nedeniyle Napoli mafyası Camorra’nın avucunun içine düşmekten kurtulamaz. O, kişisel antrenörü Fernando Signorini’nin de belirttiği gibi artık sadece sahadaki rakipleriyle değil bu kişilik bölünmesiyle de mücadele etmek zorundadır. Diego’nun kişisel tercihleri ve eylemleri doğrultusunda kendi elleriyle yarattığı Maradona miti, onu yirminci yüzyılın en sıra dışı figürlerinden birine dönüştürmekle birlikte hayatı boyunca yaşadığı hiçbir yerde huzur bulamamasına da sebep olur.


Aslında Maradona’nın çelişkilerle dolu olağanüstü kişiliğini gözler önüne sermek için büyük bir kısmı hiçbir yerde yayımlanmamış beş yüz saatlik arşiv görüntülerini tarayarak bir hayat öyküsü kurgulamaya gerek yoktur. Belgeselde konuşan bir gazetecinin de söylediği gibi, futbol tarihinin en efsanevi iki golünün yalnızca dört dakika arayla aynı kişi tarafından atıldığı Arjantin ve İngiltere’yi karşı karşıya getiren unutulmaz 1986 Dünya Kupası çeyrek final maçına bakmak yeterli olacaktır. İki ülke arasında gerçekleşen Falkland Savaşı’nın etkilerinin sürdüğü dönemde oynanması nedeniyle tarihsel olarak zaten devasa bir öneme sahip olan bu maçta Maradona’nın attığı iki golün politik, etik ve teknik açıdan yapılacak kısa bir incelemesi bu akılalmaz karakterin özünü açığa çıkarmaktadır. Maçın ikinci yarısı başladıktan kısa süre sonra gerçekleşen bir pozisyonda İngiltere defansından seken top, Tanrının Eli’nin araya girmesiyle ağlarla buluşur. Normal şartlarda kısa boyu nedeniyle o topa dokunması mümkün olmayan Maradona’ya göre bu gol emperyalist İngiltere’ye karşı sembolik bir intikam niteliği taşımaktadır. Fakat tarihsel ve politik bağlamından ayrı düşünüldüğünde fair play ruhuna kesinlikle aykırı bir sahtekarlığın da temsilidir. Tanrının Eli, kazanmak için her şeyi göze alan kural tanımaz bir adamın şeytani marifetinin ürünüdür. Ancak Maradona’nın bütün dünyanın gözü önünde hile yaparak yarattığı antipati kısa sürecektir. “Diegoal” yalnızca dört dakika sonra, kendi yarı sahasının sağ kanadında arkası dönük bir biçimde buluştuğu topu yaklaşık altmış metre sürerek İngiltere milli takımının yarısını ve kaleciyi çalımlayıp futbol tarihinin en güzel golünü atacaktır. Yüzyılın Golü, maçı anlatan spikerin deyimiyle hangi gezegenden geldiği belli olmayan kozmik bir uçurtmanın resitalidir. Diego Maradona’nın gerçeküstü karakterini belirleyen kontrast, siyah ile beyazın en koyu tonlarını taşıyan bu iki golde açığa çıkar. İnsanı yozlaştıran noksanlığa karşı Tanrı’nın çaresiz bırakan kusursuzluğu. Arjantin turnuvanın sonunda Dünya Kupası’nı kazandığında, bu iki zıtlığın birleşiminden doğan Maradona miti de ölümsüzlüğe kavuşmuş olur.


Çılgınca sevilirken aynı oranda nefret edilmeyi başaran, dalaverenin ve dehanın vücut bulduğu ikonik bir figür… Sayısız gayrimeşru çocuk, dünyanın en tehlikeli suç organizasyonlarıyla organik bağlantılar, gece hayatı ve uyuşturucunun pençesinde eriyip gitmiş bir kariyer… Sayısız gol, futbol var oldukça anlatılmaya devam edilecek destansı zaferler, eşi benzeri bulunmayan bir yetenek… Hayatını kendi yarattığı mit ile boğuşarak yaşamaya mahkûm, nostaljik ve çocuksu bir adam… Ne olursa olsun Diego Maradona, kendi hikâyesini kendi yazma cüretini göstermiş biri. Asif Kapadia’nın Oscar adaylığına kesin gözüyle bakılan belgeseli de, şimdilik bu hikâyenin sinema salonlarına taşınmış en iyi versiyonu.

Puanlama

6.0

6.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Ziya Aydı 1993, Bursa doğumlu. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. Lisansüstü eğitimine Belçika’da devam ediyor. Film izliyor, düşünüyor, eleştiriyor, arada bir de şiir yazıyor.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir