Ana Sayfa İnceleme I Was Born, But… (1932): Çocuklar İçin Ders 1: Kapitalizm

I Was Born, But… (1932): Çocuklar İçin Ders 1: Kapitalizm

I Was Born, But… (1932): Çocuklar İçin Ders 1: Kapitalizm 9.0
0
Japon sinemasının öncü ismi Yasujirô Ozu’nun 1932 yılında gösterime giren filmi “I Was Born, But…”, orijinal ismiyle Otona no miru ehon – Umarete wa mita keredo, çocukları merkeze alarak onların iç dünyasını konu alıyor. 1929 yılında dünyada sesli film teknolojisine geçilmiş olmasına rağmen Ozu, bu filmi sessiz çekmeyi tercih ederek iki kardeşin aileleriyle ve diğer çocuklarla ilişkisini eğlenceli bir üslupla dile getiriyor. Yasujirô Ozu’nun senaryosunu Akira Fushimi ve Geibei Ibushiya ile paylaştığı film, arka planda çalan piyano müziğiyle izleyenlere 90 dakikalık masalsı bir müzikal şölen sunuyor.

Filmin başında yeni bir beldeye taşınan aile görüyoruz. İki çocuklu bu ailenin, babanın yeni işi dolayısıyla o beldeye taşındığını anlamamız çok uzun sürmüyor. Yeni taşınan ailenin çocuklarının, diğer arkadaş gruplarıyla etkileşimlerine, toplumsal yaşama uyum süreçlerine tanık olurken, filmin 86 yıl önce Japonya’da çekilmesinden ötürü birtakım kültürel farklılıklar olmasına karşın kendi çocukluğumuzdan izler taşıdığını fark ediyoruz. Türk toplumsal yapısında olan “mahalle kültürü”nü tıpkı Türkiye’de olduğu gibi 1932 Japonya’sında görmek mümkün. Mahalleye yeni taşınan iki kardeş ile mahalle çocuklarının arasında var olan rekabet ve mücadele ortamının nedeni, çoğu çocukta bulunan yabancıya karşı temkinli olma refleksinin olduğunu söylememiz mümkün. Ozu, çocuklukta görülen ancak herhangi bir art niyetten yoksun olan yabancı fobisini komedi unsurlarıyla başarılı bir şekilde gözler önüne seriyor. Filmde pek çok çocuk oyuncu ve filmin sessiz olmasına rağmen Yasujirô Ozu, jest ve mimikleri yöneterek harika bir yönetmenlik başarısı sergiliyor. Çocuk ve yetişkin oyuncuların ortaya koyduğu profesyonel iş, filmi izlenebilir kılan önemli bir husus oluyor.


Filmde bahsetmemiz gereken diğer bir konu ise ailenin ferdi olan babanın mesleği. Fabrikada yönetici olan babanın, okuldan kaçan iki çocuğuna “önemli biri olmak istemiyor musunuz?” diye sorarak okula gitmeyi telkin etmesi çocukların gözünde babalarının önemli, idealist biri olduğu duygusu yaratıyor. Ancak babalarının sıradan bir çalışan olduğunu, müdürün altında çalışan ve kendinden taviz veren biri olduğunu öğrendiklerinde ise bu durum çocuklarda travmaya yol açıyor. Babalarını otoriter, ciddi ve ağır başlı biri olarak tanıyan çocuklar, babalarını müdüre dalkavukluk yaparken görmeleri sonrası büyük bir hayal kırıklığına, akabinde öfkeye kapılıyorlar. Filmin büyük çoğunluğu eğlenceli bir anlatımla geçmesine rağmen filmin bu kısmından sonrası çocukların babalarıyla olan ilişkileri farklı bir boyut kazanarak yoğun bir dram hissettiriyor izleyenlerde. Çocukların zihinlerini meşgul ederek öfkelendiren şey, babalarının arkadaşlarının babasından ne gibi farkının olduğu ve neden babalarının müdür değil de başkasının müdür olduğu. Babasının bu durumu kabullenmesi çocukları iyice öfkelendiriyor. Babayla çocuklar arasındaki temel fark, babanın mağlubiyeti kabullenerek hırslarını dizginlemesini bilmesi, çocukların ise mağlubiyeti hazmedemeyecek kadar hırslı ve vahşi içgüdülere sahip olmaları.


Çoğu kişinin çocukluk kahramanları genelde bireyin ebeveynleridir. Hemen hemen her çocuk annesinin yahut babasının kusursuz olduğunu düşünerek büyür. Ancak durumun böyle olmadığını kötü tecrübeler edinerek öğrenir. Bu tecrübeler çocuklukta küçük çaplı sarsıntılar yaratabilir. Yasujirô Ozu’nun bu filminde hem çocukluğumuza dönerek tekrardan çocuklaşıyoruz hem de kendimizi çocuk sahibi bir yetişkin olarak hissediyoruz. Çocuklarımıza iyi bir hayat kurabilmemiz için yeri geldiğinde onurumuzdan ödün verebileceğimiz gerçeğiyle baş başa kalıyoruz. Bir babanın ailesini geçindirebilmesi için onurunu zedeleyecek hareketlerde bulunması erdemli bir davranış mı olduğu ya da olmadığı mı sorusunu ister istemez kendimize soruyoruz.


Yasujirô Ozu’nun erken dönem filmi, her ne kadar piyano melodilerinin, muhteşem oyunculuk performanslarıyla harmanlandığı eğlenceli bir film olsa da altında gizil dramatik unsurları barındırıyor. Film, özü bakımından ideolojik olmasa da kıyısından köşesinden kapitalizm eleştirisi yapıyor denebilir. En nihayetinde filmde geçen 1930’lu yılların Japonya’sındaki sınıfsal eşitsizliğin, aile kurumuna yansımaları buna örnek teşkil ediyor. Bu bağlamda I Was Born, But…, kardeşlik dayanışmasını, toplumsal uyumu, ebeveyn ilişkilerini anlatmakla kalmayıp aynı zamanda sistem eleştirisi de yapıyor. Ozu’nun bu filmi sadece sessiz film sevenlerin değil sessiz sinemaya karşı herhangi bir ilgisi olmayan kimselerin de beğenebileceği türden bir film.

Puanlama

9.0

9.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Ali Rıza Koçak 1995 yılında İstanbul’da doğdum. Sinemaya olan ilgim küçük yaşlardan itibaren başladı. Hayatın sıkıcılığından uzaklaşmak için izlediğim sinema filmleri, bana yeni hayat tecrübeleri kazandırdı. Aslında sinema hep bizle birlikteydi, hayatımızın bir parçasıydı ancak onu bulup keşfetmek biraz zaman istiyordu. Ne mutlu bana ki onu erken keşfedenlerdenim.

Bir Cevap Yazın