Ana Sayfa İnceleme There Was a Father (1942): Bir Baba Vardı

There Was a Father (1942): Bir Baba Vardı

There Was a Father (1942): Bir Baba Vardı 9.0
0
Baba : ‘Ülkeni düşün ve elinden gelenin en iyisini yap!’

Yasujirô Ozu 1903-1963 yılları arasında yaşamış Japonya’nın en iyi yönetmenidir. En iyi diyorum çünkü onun gibi, kamerayı santim dahi kıpırdatmadan hakikati en şairane şekilde anlatabilmek dünya üzerinde az bulunun bir şiirsel bakıştan kaynaklanmaktadır. Şiirsel olan bakışı, kamerasına, oyuncularına ve sekanslarda kullandığı sade bir nesnenin duruşuna kadar yansımaktadır. Sinema zaten aslolanı olduğu gibi gösterebilme sanatı değil midir? Bu soruya cevabı en güzel şekilde 50’den fazla film ile vermiştir aslında Ozu. Yanıtı tek olan soruya 50 farklı film cevabını katmıştır sinema dünyasına.

Nisan 1942 tarihli yapım olan There Was a Father (Bir Baba Vardı) Yasujirô  Ozu’nun Japon toplumunu en sade ve güzel  şekilde yansıttığı filmlerinden biridir. Yüzyıllardan beri gelen baba-oğul ilişkisini ele alan film, bilinenin dışında çatışma olarak değil sadakat ve minnettarlık duyguları süzgecinden geçirerek anlatmaktadır. Baba, dünyanın her yerinde olduğu gibi koruyandır, kollayandır. Büyüktür, yıkılmaz, yılmaz ve asla eksik bırakmayacak olandır. Japon toplumunun gerek ekinsel (kültürel) gerekse dinsel açıdan baba figürüne olan sadakat duyguları, birbirlerini her gördüklerinde başlarını hafifçe öne eğmelerinden anlaşılmaktadır. Büyüğe olan saygı ve hürmet onların mitsel inanışlarından toplumsal yaşam tarzlarına yansımıştır. Modern dünyada, ekinsel bağlarını koparmamaya en direnişli olan ve sağlam toplumlarından biridir. Japonya, maneviyata ve hakikate daha yakın olan dünya toplumları arasında sadeliğini koruma konusunda oldukça hassastır. Filmde de bu durum hayli hissedilmektedir. Hatta Ozu’nun hemen hemen her filminde, toplumun modernleşme evresinde yaşadıkları o sessiz fakat sancılı evreleri izliyoruz. There Was a Father filminde de baba-oğul ikilisinden bilhassa eğitim konusunun irdelendiğini görüyoruz.

Film de Japon toplumunun çocuklarını ‘özveri ile büyütüp okutma’ endişelerini çok iyi yansıtmaktadır. Toplum, çocukların ailelerinden uzak olsalar dahi eğitime yönelmeleri konusunda oldukça hassastır ve ısrarcıdır. Çünkü eğitim Japonya’nın kalkınması için en önemli kurtarış yoludur.  Ozu’da zaman sadece maddi bir şeye değil, aynı zamanda manevi bir duruma da işaret ediyordur. (Gülşen, 2016; 164) der Enver Gülşen, bu manevi durum, eğitim konusu altında aslında, toplumun kültürel bağlarını baba figürü ile sembol etmektedir. Baba, eskidir, geleneksel her şeyi altında toplayabilir ve temsil eder.  Bu sebeple, filmdeki Öğretmen Baba, eşi öldükten sonra oğlunun okuması için, onu küçücük yaşta oğlu istemediği halde yatılı okula gönderir ve tahsilini tamamlaması adına gün gelir onu sevgi ve şefkatinden mahrum bırakır. Aynı Öğretmen olan Baba, sadece kendi oğluna değil, sınıfındaki tüm öğrencilere oldukça düşkündür. Onları, temsil ettiği gibi geleneklerinden kopmamaları adına, filmde Tokyo’ya ve birkaç tarihi yerlere (Kamakura gibi) götürür. Öğrencilerinin, sadece eğitimsel dünyasından değil düşünsel ve varlıksal dünyasından da kendisini sorumlu tutan Öğretmen Baba, bu hassasiyetini filmde yaşadığı acı bir olay ile daha da derinleştirir. Yapılan tarihi gezi esnasında, kendisinden habersiz kayık ile göle açılan öğrencilerinden biri boğularak ölür. Bu sarsıcı vakanın, başta baba olarak kendi dünyasında daha sonra eğitici kimliği dünyasında hazmedemez ve öğretmenlik mesleğini vicdanen devam ettiremeyeceğini fark edince istifa eder. Bu olay, filmdeki Öğretmen Baba üzerinden Japon toplumunun sorumluluğa ve görevlere olan hassaslığını da sergilemektedir. Filmde Öğretmen Baba hassaslığını şu sözler ile bizlere aktarmaktadır : ‘Başkalarının çocuklarının sorumluluğu beni korkutuyor.’



Olayın ve istifanın ardından, Öğretmen Baba oğlunu da alarak memleketine, köyüne döner. İnsanların, yaşadıkları sorunlarda çözüme ulaşamadıkları takdirde memleketlerine dönmelerini, sanki onların kendilerine gelmeleri açısından arındırıcı bir özelliği vardır. Ozu’nun sessiz sakin Japonya doğası, kameranın sabit duruşu ile adeta görsel bir şölen sunar bizlere. Siyah beyaz görsel şölen… Memleketine dönünce, oğlunu memlekete yakın bir yere yatılı okula gönderir. Kendisi de Rahip arkadaşının yanına gidip çalışacaktır. Öğretmen Baba, vakit bulabildiği her an oğlu ile vakit geçirmektedir. Balık tutarak yahut sadece sohbet ederek onunla iletişimini asla koparmamaktadır. Bu durum yine baba’nın, gelenekselliği temsili açısından güçlü bir argümandır. Çünkü geleneksel olan her şey, aslında toplumun içinden asla kopmaz ve asla ayrılamazdır. Geleneksel olan, kişiyi ve toplumu eğitir, pişirir. Baba’da kavramsal anlamı ve temsil anlamı gereği oğlu ile ilgilenip onunla vakit geçirerek onu büyütmektedir. Fakat aynı zamanda onu kendisinden ayırıp okuluna da göndermektedir.

Zaman geçer ve çocuğu da öğretmen olur Öğretmen Baba’nın. Aynı babası gibi sevgi dolu, naif bir genç delikanlı olur. Oğlu her buluşmalarında, oğlu babasına, onunla daha çok vakit geçirmek istediğini söyler. Büyüdüğü halde babasına olan özlemini her sekansta hissedebiliyoruz.

Tarihi yerlerin kamerada sabit şekilde fotoğraftan biraz farklı harekette gösteriliyor oluşu sanki Japon kültürüne sessiz bir selam verme şekli gibidir. Bu tür selamlara Ozu’nun hemen hemen her filminde rastlamaktayız. Daha sonra, Öğretmen olan oğlu küçükken yaşadığı bu sürekli ayrılığa daha fazla dayanamayarak babası ile yaşamak adına mesleğini bırakacağını söyler. Bu noktada, bilinenin aksine bir oğulun babasına bu denli düşkünlüğünü okuyabiliyoruz.  Fakat baba, bu isteği reddeder ve işlerinin olduğunu akan hayatı bölmemesi gerektiğini öğütler. Oğul, çocukluğundaki gibi yine bir burukluk yaşar. Fakat, bir şey diyemez. Babasının film boyunca oğluna ‘elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız, ülkeni düşün’ diyerek telkin etmesi, Japon toplumunun ülkesine olan bağlılığının ne denli sağlam olduğunu göstermektedir. Çünkü, Öğretmen Baba’nın okuyabilmesi için de babası elinden geleni yaparak evini satarak oğlunu okutmuştur. Babadan oğula geçen bu hassaslık, bir nevi ülkenin kalkınması adına armağan gibidir. Oğul, babasına minnettar ama beraber olamadıkları için de kırgındır da. Fakat, büyüğün sözüne karşı gelinemeyeceğini bildiği için her seferinde kabul eder. Bir gün Öğretmen Baba hastalanır ve yatağa düşer. Oğlu elini tutarken, ömür boyu hasretlik çektiği babasına bakar. Mahçuptur, daha babasına yaşatmak istediği rahatlığı yaşatamamıştır. Bu esnada babası, onu büyütürken sıklıkla söylediği cümleleri tekrarlar : ‘Ülkeni düşün, elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız’  der ve gözlerini kapatır.

Baba’nın hem geleneksel, çalışkan Japon halkını temsil etmesi hem de bilenen baba figürünün içini doldurması, Ozu’nun nasıl da madden anlattığı bir şeyi manevi boyuta taşıyabildiğinin en sade ve harika örneğidir.

Öğretmen Baba’nın oğlu sağ iken, oğluna seçtiği gelin adayı ile evlenir ve kendi babası ile huzurlu şekilde yaşayamadığı açlığını, eşinin ailesi ile yaşamak istediğini belirterek törpülemeye çalışır.

Film biterken, Ozu’nun düşünsel dünyasının karşılığını bulduğu fotoğrafik sekanslar ekrana süzülür adeta.

Puanlama

9.0

9.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Sedef Açıkgöz 'Germanistik deryasında Tarkovski karakteri gibi elimde mum ile 'Işık'ın peşindeyim'

Bir Cevap Yazın