Ana Sayfa Bir Kadın Bir Auteur Agnès Varda Sineması: Yolculuk

Agnès Varda Sineması: Yolculuk

Agnès Varda Sineması: Yolculuk
0
Agnès Varda çok yakın bir tarihte aramızdan ayrıldı, onun bu uzun yolculuğunun son dönemine tanık olabilmek bile büyük bir şanstı. Onun hakkında yazabilmek hiç kolay değil, tarihte hep Fransız Yeni Dalgası’nın kadın yüzü olarak görülecek olsa da Varda büyük bir sanatçıydı ve tüm bunları gösterişsiz ve mütevazı bir şekilde yapmıştı. Belki bu yüzden gidişi herkese hüzün verirken, bunun ardına kocaman bir gülümseme getirmeyi de başarmıştır. Çok özlediği Jacques’e doğru yeni bir yolculuk.

Agnès Varda, La Pointe-Courte (1955) öncesinde bir fotoğrafçıydı ve o filmi çekerken teknik bilgisi çok zayıftı. Asıl başlangıcı ise bundan 7 yıl sonra Cléo Beşten Yediye ile olacaktı. Varda filmin fikrinin çıkışına dair kendi sanat hayatını anlattığı son filminde (Agnès, Varda’yı Anlatıyor) yapımcının kısa ve siyah-beyaz film çekmesini istediğini söylüyor. Agnès ise bunun sonucunda kanser testinin sonucunu bekleyen bir şarkıcının iki saatini anlatmayı seçiyor ve hem istediği derinliği yakalıyor hem de yapımcının istediği oluyor. Cléo’nun histerileri şu zaman için garip gelse de, Varda o dönemde bunun büyük bir korku olduğunu ve bunu resmetmek istediğini anlatıyor. Filmin girişi renkli bir şekilde başlasa da, falcının Cleo’nun hayatında negatif gelişmeler olacağını söylemesiyle birlikte siyah-beyaz filme dönüyor, Cleo o gün sokakta insanların diyaloglarına denk geliyor, dönemin politik gelişmelerini duyuyor; kendisi için yazılan şarkıları beğenmiyor, bir sanatçı arkadaşını ziyaret ediyor, sevdiği sokaklarda dolaşıyor ve sonunda Antoine ile tanışıyor. Bunların hepsi kanser olup olmadığını öğrenmeyi beklediği iki saatte geçiyor ama tüm bu hikâye düzeni aslında Varda’nın yaratmak istediği derinliğe hizmet ediyor. Varda, Cléo özelinde dönemin Fransa’sına bir bakış atıyor, bunu ana karakteri bir kenara itmeden de başarıyor. Bütün bu illüzyon bize o iki saati ve kanseri unutturuyor ama zaten Cléo’nun istediği de bu.


Bundan 3 yıl sonra Varda, kendisine Berlin’de büyük başarılar getirecek olan üçüncü uzun metrajı Mutluluk’u (Le bonheur, 1965) çekti. Filmdeki aile başrol Jean-Claude Drouot’nun gerçek ailesiydi. Hikye ayçiçeği tarlalarının arasında mutlu bir aile ile başlar. Baba, François’nın postada tezgahtarlık yapan Émilie’ye aşık olması ile birlikte her şey değişir. François  hem karısına hem de Émilie’ye aşıktır, Varda burada tamamyle erkeğin gözünden olan hikâyede mutluluğun sınırlarının neye göre çizildiği ve her şeyin erkeğe göre olmasının absürtlüğünü ortaya koyar. François karısına Émilie’yi anlatıp, ikisiyle aynı anda birlikte olmak istediğine söyler ama Thérèse kabul etmez. Çok süre geçmeden Thérèse boğularak ölür ve François kısa bir yas döneminin ardından koşarak Émilie’ye gider. Varda’nın feminist karakterini ortaya koyduğu ilk film Mutluluk’tur belki de. Ne erkeği ne kadını mahkum eder, olağan gerçeği saf, bir yandan da masalsı bir çekimle ortaya koyar. Kadın, erkeğin mutlu olduğu yerde mutludur; en aşık erkek bile sürekli bir beklenti ile yaşar ama Thérèse gittikten sonra da onla yaşadığı hayattan çokta farklı bir hayat yaşamaz. Émilie’nin konumu da aynıdır; kocasını seven, çocuklara bakan ve kocasının mutlu olmasını sağlayan nesne.

1960’ların sonunda ise Jacques Demy ile birlikte Hollywood’a gider. Aynı zamanda belgeselci olan Varda elinde kamerası ile birlikte bu kısa dönemi de gayet verimli bir sanat dönemine çevirir. 1967’de Oncle Yanco, 1968’de Black Panthers ve 1969’da beşinci uzun metrajı Lions Love’ı çeker. 1970’ler ise belgeseller ve deneysel çalışmalar arasında ilerler. 1977’de yaptığı One Sings, the Other Doesn’t ile birlikte kadın karakterlerin öne çıktığı sinemasında, Yersiz Yurtsuz (Sans toit ni loi, 1985) ile doruğa çıkar. 60’ların sonunda Amerika’da hippi kültürü ile başlayan evsiz gezginler, Easy Rider (1969) ile popüler kültürde de önemli bir yere sahip olmuşlardır. Varda 1985’te Yersiz Yurtsuz filmiyle bunu bu sefer bir kadın başrol ile yapar. Maurice Pialat’nın 1983 yapımı harikası À nos amours’da gördüğü Sandrine Bonnaire’in bu rol için çok uygun olduğunu düşünür ve Mona karakterini ona verir. Yersiz Yurtsuz o sene Venedik’te 3 ödül birden alır ve tarihe en iyi yol filmlerinden biri olarak geçer. Mona’nın öldüğü sahne ile başlayan Yersiz Yurtsuz, muhteşem bir senaryo kurgusu ile Mona’yı her görenin ifadeleri ile birlikte hikâyenin başlangıcından Mona’nın talihsiz ölümüne kadar devam eder. Her şeyin olağan gerçekliğiyle ortaya koyulduğu filmde, Mona’nın ketum güçlü karakteri ve bir kadın olarak yaşadığı zorluklar beraberinde ilerler. Mona bağımsız, güçlü, asla ödün vermeyen, özgür, yetişkin hayatını ve sistemi reddeden bir karakter olarak önümüze çıkar. Filmde Mona’nın hayatına karşı alternatifler de ortaya koyulur, yaşamayı seçtiği bu hayat sorgulanır, bir dönem kaldığı entelektüel çiftçi şöyle der filmde: “Sen total özgürlüğü seçtin ama bu yanında total yalnızlığı da getirir. Böyle gidersen kendini mahvedersin, mahvoluşa yolculuk… Yaşamayı istiyorsan durmalısın, benim durmayan arkadaşlarım öldüler, yalnızlık onları yiyip bitirdi.” Felsefe’de master yapıp sonra kırsala dönen bu karakter üzerinde Mona’nın tercihleri irdelenir, çiftçi ona iş ve kalacak yer verir ancak Mona bu hayatı yaşayamaz ve oradan ayrılır. Filmdeki belirli kadınlar Mona’ya imrenir, bu yüzden de ona büyük bir empati duyarlar. Gezgin erkekler üzerinden ise yapının, özellikle yapıdaki kadının yerinin normal yaşantıdan farklı olmadığını, yine erkeklerin baskın olduğunu ve onlar için kadınların farklı bir yerde olmadığını gösterir. Mona tek başınayken ve bireyken güçlüdür, film yine de Mona’nın tercihlerini yadırgamaz.


80’ler Yersiz Yurtsuz gibi büyük bir film ve Jane Birkin ile çalışmalar yaptığı dönemdir Varda’nın. 80’lerin sonuna doğru ise kocası Jacques Demy’nin hastalığı ağırlaşır, Varda o dönem Demy’nin bir anda çocukluğuna dair anıları anlatmaya başladığını söyler, bu anılarla birlikte gerçek ve kurmacanın karıştığı bir film ortaya çıkar. Varda’nın, Jacques Demy’e vedası: Jacquot de Nantes (1991). Film, Varda’nın Demy için söylediği mükemmel sözlerle başlar ve Demy’nin sıcak aile yaşamına doğru ilerler. Demy’nin çocukluktan erken genç dönemine kadar anlatan film, Demy hâlâ hayattayken çekilir. Varda bütün duygusal yoğunluğunu, Demy’nin bu mutlu çocukluğuna ve sinemayla tanıştığı yıllara katar. Filmin çekimleri bittikten kısa süre sonra ise Demy ölür. 90’lar Varda için pek üretken dönemler olmaz, 1995’te sinemanın 100. yılı için çektiği film (Les cent et une nuits de Simon Cinéma) ve Jacques Demy belgeseli (L’univers de Jacques Demy) dışında bir ürünü yoktur. Ancak 2000’ler Varda’nın üretkenliğinin farklı yerlerde zirve yaptığı zamanlardır. Toplayıcılar (Les glaneurs et la glaneuse) ile başlayan bu dönem Mekanlar ve Yüzler (Visages villages, 2017) ile bitmiş, Varda bir çok belgesel, uluslarası sergi ve sanat ürünü ile hayatının son dönemini geçirmiş ve bu dönemine gündelik hayattaki keşifleri büyük bir zenginlik katmıştır. Ölmeden önce çektiği ve sanat hayatındaki ürünlere dair detayları anlattığı belgesel filmi Agnès, Varda’yı Anlatıyor’da, Mekanlar ve Yüzler’in finali için, ünlü fotoğrafçı Guy Bourdin’ın küçükken çektiği fotoğraflarını astıkları kıyıdaki, kum fırtınası anını düşünür ancak senaryo kurgusu nedeniyle olmaz; sonrasında Agnès, Varda’yı Anlatıyor’da ise final sahnesi budur ve aynı zamanda Agnès Varda’nın gidişini de temsil eder. Bu dünyadan hiçbir yük olmadan gidiş, o kumların hafifliğinde ve huzurla.
Anıl Boydağ Ankara’da yaşayan, Sosyal Antropoloji mezunu sayılacak bir bireyim. Sinema olmadan bir hayat, tahayyül edemeyecek noktaya ne zaman geldim bilmiyorum, zamanla yazmaya da başladım.

Bir Cevap Yazın