Ana Sayfa Yönetmen Sineması Amarcord (1973): Post-Kolonyal Komedya

Amarcord (1973): Post-Kolonyal Komedya

Amarcord (1973): Post-Kolonyal Komedya 8.5
0
Federico Fellini, 20 Ocak 1920’de İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesindeki küçük bir sahil kasabası olan Rimini’de doğdu. Buluğ çağının sonlarına doğru, karikatürist, senaryo yazarı ve gazeteci olarak yaşamını sürdüreceği  Roma’ya taşındı. Federico Fellini yaşamı boyunca toplamda 22 film yönetti. Bunların arasında La Strada (1954), The Nights of Cabiria (1957), La Dolce Vita (1960), (1963) Amarcord (1973) gibi büyük filmler var. Filmleri, En İyi Kostüm Tasarım dalında iki, Yabancı Dilde Film Oscar’ı olmak üzere dört akademi ödülü kazanmıştır ve 1993 yılında Akademi tarafından Honorary Academy ödülüne layık görülmüştür.

Fellini, 1937’de memleketi Rimini’den ayrılıyor, aradan dokuz yıl geçtikten sonra savaşın yerle bir ettiği Rimini’ye 1946 yılında geri dönüyor. Artık yaşadığı şehri tanımadığını söyleyen Fellini’nin ne kadar acılı bir ruh halinde olduğunu anlayabilir miyiz bilmiyorum. O, çocukluğunun şehrini, anılarını daha geniş anlamıyla geçmişinin izlerini kaybetmişti. Fellini, Amarcord filmi  için Studio 5’te Rimini’ye benzeyen bir kasaba tasarladı oysa ki I Vitelloni‘yi (1953) yaparken, Roma yakınlarındaki Ostia’da bir film seti tasarlamıştı ve bu konu hakkında şöyle demişti ; “I Vitelloni‘yi Ostia’da bir film seti kurarak çektim çünkü suni bir Rimini: gerçek Riminiden daha çok Rimini’ye benziyor. Aslında hatırladığım şekli ile çocukluğumun ve gençliğimin şehrinin yeniden inşası ve devamında film setinin kurulmasında herhangi bir yabancılaşma duygusu yaşatmaması için  hassas davrandım.”

Dünya harpleri ardından kurulan ulus-devletler faşist modernizm mi yoksa demokratik modernizm tarafından mı şekillendirmesine gerektiğine karar verdiği tarihi öneme sahip yıllardı. Amarcord ile Fellini çocukluk hatıralarını, zihninde yer etmiş gerçek kişileri, tarihi olayları hayal gücünün sağladığı yüksek yaratıcılık ile harmanlayarak hem İtalyasını hem çocukluğunu ve o tutunamayan dışarıda kalmış İtalyanın ayrık otlarını hatırlıyor ve hatırlatıyor.

Fellini, Amarcord filminin öncesinde de faşizm hakkında salt politik bir dil ile değil mizah eksenli yaptığı eleştirileri, The Temptations of Dr. Antonio (Boccaccio 70, 1962) The White Sheik (1952), The Matrimonial Agency (1953) ve Variety Lights (1950) filmlerinde görebiliriz. Bahsi geçen filmlerde bu eleştiri merkezde değilken Amarcord filminde faşizmin hicvi anlatının bütününü işgal ediyor. Amarcord’u da içeren filmlerin bütününe baktığımızda eleştiriler Katolik kilisenin adeta faşizmin savunucusu olan bir partizana dönüşmesi, sansür gibi toplumu ilgilendiren konularla meşgulken bu filmde ayrıca çocukluğunun geçtiği kasabanın, hırs dolu kentsoylularını da psikolojik olarak irdelemiştir.


Fellini filmlerinin bütününe baktığımıza Amarcord filmindeki ve Fellini’s Casanova (1976) filmindeki psikolojik rahatlama belki de öç alma, bireysel olarak değil daha çok toplumsal bir araya geliş ile elde ediliyor; faşizm konusunda yapılması gerekenin bireysel değil geniş anlamı ile İtalyanın kültürel dinamikleri olması gerekliliğini vurguluyor.

Filmin hayaller ve tarihsel gerçeklik ile harmanlanarak oluşturulmasına karşın 1930’larda yürütülen sömürgeci propagandaların ne kadarının İtalyanların düşünce yapısına doğrudan etkisi olduğu ve çizilen bazı karakterlerle rejimin sömürgeci zihin dünyası yansıtılıyor. (Pier Paolo Pasolini’nin Appunti per un’Orestiade africana (1970) filminde öteki ise Amarcord’daki gibi İtalya’da değil uzaktadır, o yer Afrika’dadır). Fellini tehlikenin içeride olduğunu söylüyor.

Fellini, izleyicilerine bugününü anlamak için gerekli olan geçmişini hatırladığını söyler.

Amarcord filminde öteki herhangi bir yerde değildir bizatihi olarak o İtalya toplumundan kendilerinden biridir ve fakat onu toplumdan öteleyen ve öteki kılan faşist olmasıdır.

Amarcord ile Fellini, İtalya’nın, öteki olanı genel anlamı ile devlet veya toplum tarafından dışlanmışları daha geniş bir ifade ile İtalya’nın geçmişini (öğrencilerin saluto romano yani Roma selamını hatırlayalım) ve sömürgeciliğini kabullenip toplum ve birey olarak tüm bunları hatırlamalarını istiyor. Filmin sonunda da bize izlettiği gibi, Titta’nın annesini ölümü ile hayata aklı selim bakacağı bir döneme adım atması, Gradisca’nın evlenmesi ile artık farklı bir çağa adım atıldığı veya atılması gerektiğini Fellini, Amarcord filmi ile salık veriyor .

Amarcord’da çizilen karakterleri salt politik değil adeta politik olmayan bireylerin (örnek Titta karakteri) birer karikatürü olarak izliyoruz ve fakat farklı bir açıdan baktığımızda ise ataerkil (patriarkal) topluma, devlete ve katolik kilisesine yaptığı  bu faşizm eleştirisini anaerkil (matriarkal) bir dil kullanarak yapıyor. Politik olmayan bireylerin faşizm eleştirisindeki bu karikatür durumları, Fellini’nin anaerkil dilinin bir göstergesi. Her ne kadar Amarcord’da Fellini, sistemi karikatürize etse de bu karikatürize edişten biraz daha ötesine geçip politik bir dil dayatmıyor çünkü Amarcord Fellini’nin oldukça kişisel bir anlatısı. Hatırladıklarının mizahi bir anlatımı, epey hayal ve mübalağa ile çizilmiş karakterleri ile Amarcord’da Fellini –çocuk Fellini– umursamaz değil ama kayıtsız bir üslup ile anlatıyor yaşadıklarını. Amarcord’un hatırlattığı, çocukluğunun ve anılarının  temsili olarak kurguladığı şehrin tasarımı, mekan ve tüm karakterleri ile birer misal ve bu yüzden Fellini’nin tüm bu metalarla oluşturduğu, hikâyeleştirdiği filme politik olarak keskin ve sert bir üslup yüklemediği grotesk bir temsil. Amarcord, nesnel olmaktan çok öznel bir anlatıma sahip bu açıdan Fellini çekmiş olduğu diğer filmleri ile bütün olarak düşünürsek doğal olan kişisel tarihini, biyografisini hayal gücü ve anılarıyla harmanlayıp sinema ile yeniden tasarlıyor.


Federico Fellini’nin insanları büyüleyen bir hayal gücü vardı ve o romantik bir hayalperestti. O her filminde hayal gücünün verdiği ilhamla kendisini ve sinemasını var kılan çocukluğunu anlatıyor ve hatta o çocukluğu yaşından bağımsız olarak yeniden kurguluyor. Fellini tüm filmlerinde aynı hikâyeleri yani çocukluğunu anlatırken bu anlatımı aynı üslup ve biçim ile değil adeta bir kameranın izleyene farklı açılardan mekanı göstermesi gibi o da filmlerinde çocukluğuna ait hikayeleri ve olayları farklı bir bakış açısı ve yorum ile anlatıyor.

Çocukluk, Akdeniz, faşizm, milliyetçilik. Fellini’nin sıradan insanı, sokağı, kadını ve erkeği tüm tezatlarıyla ekrana getirir; çirkin ve ipince erkekler, zarif kadınlar. I Vitelloni (1953) filminden itibaren anlamaya çalıştığı fakat anlayamadığı düşünce İtalya’nın nasıl oldurdu da faşizmin büyüsünde kalmış ve ona karşı mücadele etmemiştir. Fellini, Rimini’de beraber yaşadığı gerçek insanları Amarcord filminde karikatürize edilmiş bir şekilde dahi olsa anlatırken bu insanların Mussolini ve rejimine karşı itirazlarındaki cesaretsizliği ve onların çocuksu ritüelleri, Fellini’yi halkını ve kendisini düşünmeye sevk ediyor. Amarcord salt bir şekilde faşizm eleştirisi için yapılmış, politik-mizahı merkeze alan bir film değil, bu konu hakkında Fellini’nin açıklaması şöyle;

Ancak, yalnızca faşizme göre konuşmak, filmin insani tarafını reddetmek olur. Amarcord’daki mizahı sağlayan, cazibesini veren hatta savunma mekanizması görevi görüp, gündelik yaşamı karnavalvari bir kutlamaya döndüren de filmdeki karakterlerin kendisidir.

Amarcord, Fellini’nin kişisel tarihini anlatmada filmografisinde zirve noktasını teşkil ediyor. Bu yüzden Umberto Eco’nun filmi “hafızanın yeniden inşası ve icadı” olarak tanımlaması şaşırtıcı değil. Amarcord‘un, Pasolini’nin Pesaro Film Sözleşmesi (1965)’nden kısa bir süre sonra çekmiş olduğu Teorema (1968) filmi ile eşleştirilmesi, iki filme de yansımış olan teorik bir karşıtlığı ortaya koyar. Teorema, Amarcord’un tersine çocukluğun ve ilk gençliğin anılarının ve hayalinin abartılı ve absürt yeniden tasarımı yerine daha cesur bir sosyal perspektife sahiptir, filmin katmanlarında bulunan bu bilinçlilik ve gerçeklerle ilgili endişe, ortaya sanatsal bir felsefeyi de ortaya koyuyor.

Her ne kadar Fellini filmlerinin genelinde ülkesinin salt ‘gerçekliğini’ merkeze almayan daha ‘kurgusal’ filmler çekmiş olsa da, Amarcord filminde hikâyesinin en üst perdesini İtalyanın tarihsel gerçekliğini merkeze alarak, mizah yönü kuvvetli bir şekilde, tarihsel bir vaka veya vesika olarak anlatıyor.

Fellini’nin Amarcord ile topluma ve insana dair politik olanı ve politik alanı anlatının zeminine yerleştirerek gerçekleştirdiği bu  hiciv ile şu an sosyal medyanın veya daha genel anlamı ile medyanın hamasi yani duygusal olandan ve onun daraltıcı alanından düşünsel ve çözümü de içerebilecek alana geçmezken belkide geçmesi mümkün değilken; Fellini anılarının ve hayal gücünün izlerini sinemanın imkanlarını kullanarak ‘düşünülmesi gerekeni‘ hatırlatmak üzere görsel alana taşıyor .

Filmlerinin çoğunda özellikle otobiyografik özellikler taşıyan  I Vitelloni’den, Amarcord’a kadar Fellini, sürrealist gerçeküstü anlatım üslubunu etkilememesi için kendi döneminde çekilmiş filmleri izlememiştir. Bu durum, Amarcord filminde kadına, erkeğe, topluma ve ülkesinin politik gerçekliğine yaklaşımında kendine has, sinema sanatında Fellini’yi özel kılacak imgelerin oluşmasına imkan tanımış.

Her ne kadar Fellini, faşizmi hicveden bir film yapsa da oryantalist bir bakış kullanmaktan kurtulamıyor. Kasabada yer alan Grand Otel’in iç mekanında gördüğümüz fesli adamlara ve çarşaflı kadınlara göstergebilimsel olarak bakarsak  oryantalist bir bakış olduğunu anlayabiliriz.

Puanlama

8.5

8.5
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Semih Alkan 1985 yılında Ankara da zaman hokkasının içerisindeki farklı renklerin arasında yerimi aldım.Fotoğraf sanatı ile iştigalim.Hikaye anlatmanın kısırlaştığı bir çağda , modern çağın en önemli hikaye anlatma aracı olan sinema ile “Açık hava sinemalarının” son demlerine yetişerek tanıştım.İnsan,zaman hokkasına daldırdığı divit ile hikayesini anlatmaya devam etmekte;sözle-yazıyla- mercekle.Senin hikayen ne ?

Bir Cevap Yazın