Ana Sayfa Yönetmen Sineması Il bidone (1955): Tek Başına Bir Amaç Olarak Dolandırıcılık

Il bidone (1955): Tek Başına Bir Amaç Olarak Dolandırıcılık

Il bidone (1955): Tek Başına Bir Amaç Olarak Dolandırıcılık 7.0
0
İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin ünlü Yalnızlık Üçlemesi’nin diğer iki filmi La Strada (1954) ve Le Notti di Cabiria (1957) kadar göze çarpmayan ve Fellini sinemasından bahsedilirken bir miktar göz ardı edilen, üçlemenin ikinci filmi Il Bidone (1955), kendi içinde barındırdığı anlamlarla birlikte bu göz ardı edilme durumunu hak etmiyor. Diğer iki filmde olduğu gibi toplumun kısmen dışında kalan ve yalnızlık hissini kendi içinde ihtiva eden insanın hikayesinin anlatıldığı Il Bidone, bu yönüyle üçlemenin ruhunu yansıtıyor. Toplum içerisindeki sıradan kaygıları olan insanları dolandırarak geçimlerini sağlayan ve bu dolandırıcılığı insanların dini duygularını ve çaresizliklerini kullanarak yapan bir grubun hikayesinin anlatıldığı film, başrol Broderick Crawford’un canlandırdığı Augusto karakterinin hayatına mercek tutuyor. Augusto, belli bir yaşa erişmiş ve filmdeki tabir ile artık “çömezlerle” iş yapmak zorunda kalan kıdemli bir dolandırıcı. Filmin açılış sahnesinde ekibin diğer üyeleri Picasso (Richard Basehart) ve Roberto (Franco Fabrizi) ile birlikte din adamı kılığına girip, kırsalda yaşayan iki yaşlı kadını dolandırmaya giden Augusto, gayet basit bir tiyatro oyunu sergileyerek dolandırıcılığı başarıyla tamamlıyor. Film boyunca bu ekibin farklı farklı dolandırıcılık senaryolarını izlerken aynı zamanda yaşadıkları toplumun içinde bulunduğu sefalete ve cehalete de tanık oluyoruz. Örnek olarak bu senaryoların birinde insanları ev sahibi yapma vaadiyle gittikleri fakirlik içerisindeki bir semtte, insanların para vermek ve dolandırılmak için sıraya girdiğini hatta bunun için izdiham yarattığını görüyoruz. Buradan hareketle, 2. Dünya Savaşı sonrası İtalyan halkının içinde bulunduğu ekonomik problemleri ve ahlaki çöküntüyü anlatan, insana dair dertleri ve toplumun içerisinde bulunduğu sıkıntıları da gözler önüne seren Il Bidone, bu özelliğiyle İtalyan Yeni Gerçekçilik (Neorealismo) akımının bir temsilcisi olarak görülüyor. Filmi bu yönüyle, Vittorio De Sica’nın ünlü Bicycle Thieves (1948) filminin açtığı yolun diğer takipçileri kadar keskin olmasa da, içerisinde bu yolun kaygısını barındıran bir eser olarak değerlendirmek mümkün.

Filmdeki karakterler arasındaki kurulan denklem aslında filmin ve baş karakter Augusto’nun bütün kişisel dertlerini gözler önüne seriyor. Filmde Augusto’nun beraber iş yaptığı “genç dolandırıcılar” Roberto ve Picasso’nun hayata dair, dolandırıcılığın üstünde ve onu “araç” olarak kullanarak ulaşmak istedikleri birtakım hedefleri ve süslü rüyaları var. Roberto çok zengin ve şaşaalı bir hayat sürmek için bu işi yaparken aynı zamanda -çok kötü söylüyor olsa da- şarkıcı olmak, dans etmek, lüks arabalara binmek, yani, toplum içinde göz önünde olmak ve her daim göze batmak istiyor. Picasso’nun da eşine ve çocuğuna olan düşkünlüğü, onlara daha iyi bir hayat hediye etmek istemesi ve aynı zamanda Picasso hitabını ona kazandıran resim yapma tutkusu onu güç kazanmak için dolandırıcılık yapmaya itiyor. Fakat Augusto’yu bu yönde telkin eden ve onun, hayatına dair ulaşmak istediği birtakım hedefleri yok, dolandırıcılığı bu hayallerine ulaşmak için bir araç olarak değil, bütün hayatının bir amacı olarak kullandığı ve bundan rahatsız olduğu çok açık. Film bu yönüyle, Augusto’nun içerisinde bulunduğu yalnızlığı ve onun “yaşlılık sendromunu” irdelemekten kaçınmıyor. Aynı zamanda, Fellini’nin bu filmdeki asıl hedefinin de bu olduğunu düşünüyorum. Bu sendromu, yalnızlık hissini ve bunun üzerinden yaratılan gerilimi birçok sahnede fark etmek mümkün. Örneğin, bir dolandırıcılık sürecinde Picasso’nun eve dönme isteğini Augusto’ya açması ve Augusto’nun “sen bu işe uygun değilsin, bu işi yapmak isteyenlerin yalnız olması gerekir, ailesi olmaması gerekir, başka bir iş bul ve ailene dön.” şeklinde telkin etmesi, esasen, kendi yalnızlığını ve içerisinde bulunduğu durumu yüceltmeye çalışması aslında Augusto’nun bu “tek başınalığına” bir anlam yüklemeye çalıştığını gösteriyor. Yılbaşı partisinde Picasso ve eşi Iris’in (Guilietta Masina) danslarındaki mutluluğa, Augusto’nun üzgün ve umutsuz bakışlarının eşlik etmesi ve bunun sonrasında partinin rahatsız edici bir kaos halini alması da bu sahnelerin bir örneği olarak gösterilebilir. Augusto’nun kızıyla olan karşılaşması da bu “dolandırıcılık amacının” bir araçsallaşma sürecine geçişine hizmet ediyor. Filmin sonunda kızı için oyun içerisinde oyun tasarlayan Augusto film boyunca ilk defa bir amaç uğruna bu işi kullanıyor ve dolandırıcılığın araçsallaştırılması onun hayatına ve eylemlerine bir anlam kazandırmış oluyor. Fellini’nin filmde Augusto ile kızı arasında yarattığı ilişkinin tek hedefinin bu olduğu söylenebilir ve yanlış olmaz.

Fellini’nin röportajlarından öğrendiğimiz kadarıyla oyuncu seçimleri konusunda çağrışımlara güvendiğini ve hisleri doğrultusunda Broderick Crawford’u bu filmin başrolü olarak seçtiğini söyleyebiliriz. Fellini’nin, Crawford’un role seçilmesiyle alakalı sarfettiği sözler oyuncunun yönetmen üzerinde bıraktığı izlenimi gözler önüne seriyor ; “Başoyuncu bulmak için çok sıkıntı çektikten sonra, sa­yısız yüz arasından Broderick Crawford‘u ben seçtim. Bir akşam, Mazzini Meydanında, bir duvarda dikey olarak yırtılmış büyük bir film afişi gördüm. Bu afişte bir yarım yüz, altında bir yarım isim ve oyuncunun adının yarısı görünüyordu. “Bütün Erk” ve “Broderi”. Broderick Crawford’un ne şahane bir yüzü vardı!: Sine­matografik fotojenikliğin en çarpıcı örneği. Kaşını kaldırışı, başlı başına bir öykü gibiydi. Kocaman yanaklarına gömülü küçük gözlerini görenler, bunların, tıpkı bir tahta perdenin iki deliği gibi, bir duvarın arkasından belirdiklerini sanarlar­dı. “ Filmdeki oyuncuların “karakterlere can verme” başarılarını göz ardı etmek büyük haksızlık olur. Broderick Crawford’un Augusto karakterine hayat verişi onun seçilmesinin isabetli bir karar olduğunu göstermekle birlikte, oyuncunun performansını izledikten sonra filme dair olan duyguları izleyicinin tatmaması mümkün gözükmüyor. Ayrıca, üçlemenin diğer iki filminde ve Fellini’nin yönettiği birçok filmde görebileceğimiz aktris eşi Guilietta Masina’yı Il Bidone filminde de Picasso’nun eşi rolünde sade ve etkileyici performansıyla birlikte görebiliyoruz.

Sinema sanatının geçmişten günümüze en büyük ve en önemli icra edicilerinden biri olan Federico Fellini’nin Il Bidone’u, her ne kadar yönetmenin göz ardı edilen ve arka sıralara itilen filmlerinden birisi olsa da anlattığı hikaye, vermek istediği duygu ve hizmet ettiği akıma verdiği destek ile Fellini filmografisinin içerisinde ve sinema sanatının hafızasında önemli bir yere sahip, izleyiciyle karşılaşmayı ve üzerine düşünülmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Puanlama

7.0

7.0
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 8.4

Oğuzhan Biderci 23/İstanbul/öğrenci. Sıradan yaşamının içinde olan sinema ve onun barındırdığı anlamlar. modernite, politika, varlık, etik, sinemanın deşifresi, Wes Anderson, seul contre tous, Yorgos Lanthimos, güneşli pazartesiler ve birtakım başka şeyler. “¿Que dia es hoy?”

Bir Cevap Yazın