Ana Sayfa Yönetmen Sineması Éric Rohmer ve Yeni Dalga: Giriş

Éric Rohmer ve Yeni Dalga: Giriş

Éric Rohmer ve Yeni Dalga: Giriş
0

Éric Rohmer 1971’de kendisiyle yapılan bir röportajda¹, “Filmlerim tamamen kurgu eserlerdir, sosyolog olduğumu iddia etmiyorum (…) Sadece kendim icat ettiğim belirli vakaları alıyorum, bunlar bilimsel değildir, hayal ürünüdürler” der. Ancak en fantastik olanından en korkunç olanına kadar her film, içinde mutlaka toplumsal bir gerçeklik barındırır. Film ile izleyici arasında bağ kuran da bu gerçeğe yakın temsillerdir. Rohmer sineması, kendi deyimiyle “hayal ürünü” olsa da, toplumsal yaşamın küçük ayrıntılarından gerçekçi manzaralar sunar.

Asıl adı Jean-Marie Maurice Schérer olan Éric Rohmer, sinema tarihinin önemli akımlarından biri olan Yeni Dalga (Nouvelle Vague)’da yer alan oldukça üretken bir yönetmendir. İlk örneklerini yazınsal alanda gösteren ‘yeni dalga’ kavramı, 1960’ların başında sinema alanına da sıçrar. Bu sıçramada Cahiers du Cinéma (Sinema Defterleri) dergisinin büyük payı vardır. 1951 yılında kurulan derginin genç yazarlarından François Truffaut, Jean-Luc Godard, Claude Chabrol, Éric Rohmer ve Jacques Rivette Yeni Dalga’nın en önemli temsilcileridir². Truffaut’nun Fransız Sinemasının Belirli Bir Eğilimi (Une Certaine Tendance du Cinema Français) başlıklı yazısı alışılagelen sinema kalıplarının tersine çevrilmesine ve sinemada yeni bir dilin oluşmasına vasıta olur. Genç yönetmenler sinemayı insanları eğlendirmek, milli duygulara hitap ederek propaganda yapmak ve tüketime teşvik etmek için bir silah gibi kullanan klasik anlatıyı eleştirir. Roberto Rossellini’yi öncü olarak gören Yeni Dalga’nın en öne çıkan özelikleri filmin parçalara ayrılması, diyalogların ve sözlü yorumların geniş yer kaplaması, stüdyolardan çıkarak mekân olarak sokakların tercih edilmesi, öz-bilinçli bir film anlatısına sahip olması, genelde konuşmalardan oluşan aksiyon yapısının bulunması ve kameranın belgeselci bir tarzda kullanılmasıdır³. Çoğunlukla profesyonel olmayan oyuncularla çalışan Yeni Dalga yönetmenleri Paris sokaklarını, burjuvazinin açmazlarını, günlük yaşamın sıradan ayrıntılarını konu edinen bireyci bir sinema dili kullanır. Toplumsal konulardan ziyade bireysel sorunlar öne çıkar. Kişiler içinde yaşadığı hayatı ve deneyimleri yer yer kamerayla yani izleyiciyle konuşarak sorgular.

Jean-Luc Godard ve Éric Rohmer

Bireyci bir tutumla insanlar arasındaki ilişkileri özellikle de kadın-erkek ilişkilerini tartışarak, toplum yerine özneyi öne çıkaran yönetmenlerden biri de Éric Rohmer’dir. Kendi ifadesiyle4 sinemayla çok geç tanışan Rohmer, Henri Langlois’nın kurduğu Sinematek (La Cinémathèque Française) ile tanışana kadar sinemayı küçümsediğini söyler. Çektiği filmlerin büyük bir kaynağı olan edebiyat, Rohmer’in en büyü tutkusudur. Ayrıca yönetmen, filmlerinde günlük konuşmalara, öz-düşünümsel diyaloglara sık sık başvursa da, sinemaya olan ilgisinin sessiz filmlerle başladığını dile getirir. Onun film estetiği üzerinde belirleyici olan iki önemli yönetmen ise Jean Renoir ve Roberto Rossellini’dir. Rohmer, mizansen, fotoğrafik imge ve derin odak konusunda kendilerinden hayli etkilendiğini söyler. Nitekim 1959 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmi Le Signe du Lion (Aslan Burcu, 1962)’da Renoir etkisi baskındır. Renoir’ın gündelik konuşmalara ve anlara dayanan anlatı yapısına benzeyen bir film dili yakalar. Kendisine teyzesinden miras kaldığını sanan Pierre’in, gün geçtikçe hayranı olduğu Paris’in evsizlerinden birine dönüşmesini konu edinen filme, insanı huzursuz eden bir keman sesi eşlik eder. Rohmer, bu ilk filminde çok etkilendiğini söylediği Rossellini’ye kısmen de olsa yaklaşır. Yırtık pırtık ayakkabıları ile açlıktan hırsızlık yapmaya bile kalkışan bir müzisyen üzerinden ahlaki değerleri politik olmayan bir anlatımla sorgular. İzleyiciyi kasvetli bir Paris gezisine davet eden filmin yapımcılığını Claude Chabrol üstlenir. James Monaco filmi şöyle yorumlar; “özel bir kentin atmosferine ve ışığına yönelik aşırı hassasiyet; karakterlerin insaniliği üzerine sevecen ama entelektüel söylev (…) her günkü ayrıntıların sergilenmesi ve şairin, güzel konuşulan dilin biçimlerine ve zarif ama keskin renklere olan aşkı”5.

Le signe du lion, 1962

Uzun diyaloglar, sıradan ve sürekli alışkanlıklar, deneyimler, inançlar, hatalar, pişmanlıklar, hayaller ve tercihler… Rohmer sinemasının öne çıkan bu özelliklerini “Ahlaki Öyküler”, “Güldürüler ve Atasözleri” ve “Mevsim Masalları” gibi başlıklar altında topladığı pek çok filmde görmek mümkündür. Özellikle La Collectionneuse (Koleksiyoncu Kız, 1967) filminin ses getirdiği Ahlaki Öyküler serisi bireylerin tercihleri, aşk, seks, mantık ve edebiyat üzerinden kadın-erkek ilişkilerini ahlaki ve felsefi bir düzlemde tartışır. Bu ilk filmlerinden anlaşılacağı üzere, bir ‘auteur’ (yaratıcı yönetmen) olarak Rohmer filmlerinde aksiyonu kişilerin içsel dünyası üzerinden kurar.

1980’li yıllarda çektiği filmlerden 6 tanesi, yönetmenin ikinci dönemini oluşturur: La Femme de l’Aviateur (Pilotun Karısı, 1981), Le Beau Mariage (Güzel Evlilik, 1982), Pauline a la Plage (Pauline Plajda, 1983), Les Nuits de la Pleine Lune (Dolunay Geceleri, 1984), Le Rayon Vert (Yeşil Işın, 1986) ve L’ami de Mon Amie (Kız Arkadaşımın Erkek Arkadaşı, 1987) Rohmer bu filmler için “Güldürüler ve Atasözleri” başlığını tercih eder. Konuları farklı olan bu filmlerde kadın karakterler ön plana çıkarken, bu karakterlerin aşk ve özgürlük arayışları üzerinden yine kadın-erkek ilişkileri gündeme gelir. Burjuva toplumunun açmazlarına değinen Güldürüler ve Atasözleri, bireyin yaptığı seçimler ve bu seçimlerin bedelini bol diyalogla tartışır. Kırmızının, mavinin, yeşilin baskın olduğu şiirsel bir sinema dili yakalar. Zaten Rohmer’e göre sinema çağdaş dünyayı olduğu gibi gösterebilen ama aynı zamanda güzellik idealine de uygun bir tinselleştirme barındıran klasik ve modern bir formdur6.

L’Ami de mon amie, 1987

Rohmer sineması görsel imgelerin şiirsel dokusundan oluşurken aynı zamanda sinemanın bir anlatı sanatı olduğunu hatırlatır izleyiciye. Conte de Printemps (İlkbahar Masalı, 1990), Conte d’Hiver (Kış Masalı, 1992), Conte d’Été (Yaz Masalı, 1996) ile Conte d’Automne (Güz Masalı, 1998) filmlerinden oluşan “Mevsim Masalları” yönetmenin duygulara, arzulara ve deneyimlere verdiği önemi mevsim geçişleri üzerinden anlatır. Örneğin, Kış Masalı filmini daha çetin ve yalnız geçen kış mevsiminin ikili ilişkilere yansıması üzerine kurar. Bu anlamda Rohmer sineması harekete dayalı bir aksiyon içermez. Onu Fransız Yeni Dalgası’ndan farklılaştıran da bu yalınlığıdır aslında. İçsel hesaplaşmaların, duygusal çatışmaların açığa çıktığı bu derin karakterler, Rohmer’in edebi bir gelenekten geldiğini destekler niteliktedir. Akımın diğer yönetmenlerinin aksine politik bir söylemden kaçınarak tamamen bireye ve onun duygularına odaklanan bir film diline sahiptir. Yarattığı karakterler Brechtyen çelişkiler, hatalar, kusurlar ve mükemmellikler içerse de, izleyici bu karaktere yabancılaşmaz, aksine ona eşlik eder.

Zaman zaman televizyon alanına yönelen Rohmer, 2000’li yıllarda  L’anglaise Et Le Duc (Leydi ve Dük, 2001), Triple Agent (2004) ve Les amours d’Astrée et de Céladon (2007) gibi önceki filmlerine göre ticari kaygısı biraz daha yüksek olan filmler çeker. Kuşkusuz bu filmler, Rohmer sinemasının genel karakteristiğini Ahlaki Öyküler ya da Mevsim Masalları kadar yansıtmaz. Daha doğrusu, izleyicinin hafızasına doğal, yalın ve sakin bir şiirsel sinema dilini kazıyan ilk filmlerinin başarısını yakalayamaz. Karakterlerin duygusal yönelimlerini önemseyen bir anlatı yerine olay örgüsünü merkezine koyar. Bu nedenle Rohmer sineması denilince daha çok yönetmenin 2000 öncesi çektiği filmler akla gelir.

Conte d’hiver, 1992

Özetleyecek olursak, tüm bu seriler ve filmler birbirinden farklı konular ve temalardan oluşsa da tıpkı Rohmer’in de dediği gibi “seçilmiş yapıtların politikası sonunda tüm yapıtların politikasını verir”7. Edebiyatla iç içe bir sinema, dünyevi zevkler ve manevi yolculukla bütünleşmiş karakterler, alaycı ve hayalperest bir burjuvazi, özgür ve tutkulu bir aşkın peşinde koşan güçlü kadınlar, sorgulanan evlilikler, kalıcı ilişkilerin olumlanması Rohmer sinemasının en öne çıkan özellikleridir. Fransız bir yönetmen olarak karakterlerini Paris sokaklarında, kafelerinde, ev partilerinde gezdirir. Günlük yaşamın ayrıntılarına sızarak karakterlerin yemek tercihinden, tutkulu oldukları spora kadar detaycı bir perspektifle hareket eder. Diyaloglara verdiği önem, Aslan Burcu dışında genelde filmlerinde müzik kullanmamasıyla desteklenir. İzleyici müziği ancak bir dış ses olarak karakterlerin gittiği mekânlarda duyar. Rohmer sineması inançlar ve arzulardan oluşan bir dünyayı yansıtır. Film, bireyin kendi değerleriyle yaşadığı bir evrende açılırken, bu inancın onun dünyasında nasıl bir etki yarattığı sorusunun cevaplanmasıyla kapanır.

[1,4] Petrie, G., Rohmer, E. (1971). Eric Rohmer: An Interview. Film Quarterly, 24(4), 34-41. doi:10.2307/1211422

[2] Teksoy, R. (2009). Sinema Tarihi. İstanbul: Oğlak Yayıncılık.

[3,6,7] Kovacs, B. A. (2010). Modernizmi Seyretmek. (Çev. Ertan Yılmaz), Ankara: De Ki.

[5] Monaco, James, (2006). Yeni Dalga. (Çev. Ertan Yılmaz), İstanbul: PMP Yayıncılık

Pelin Oduncu 1992 doğumlu, büyülü fenerle yolunu aydınlatmaya çalışan bir sinema öğrencisiyim. Nietzsche'nin Zerdüşt'ü gibi büyük bir sinema ormanında kaybolarak, yeni yollar ve düşünceler arıyorum. Kayboldukça daha çok şey öğreniyorum. Yazıyorum ve dünyada beni hatırlayacak son kişiye ulaşıncaya kadar yazacağım

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir