Ana Sayfa Netflix Mank (2020): Endüstrinin ve Kapitalizmin Ruhu

Mank (2020): Endüstrinin ve Kapitalizmin Ruhu

Mank (2020): Endüstrinin ve Kapitalizmin Ruhu 8.0
0

4 Aralık’ta, Netflix’te gösterime giren David Fincher’ın yeni filmi Mank, son zamanların en beklenilen filmlerinden biriydi. Ki bu da Fincher’ın sonuna kadar hak ettiği bir ilgi galiba. Mank, ne kadar Citizen Kane’in yazılış dönemine dair bir film olarak ortaya çıksa da-ki filmin genel hatları bunun üzerine- filmin asıl muhtevası Hollywood’un altın döneminin, eleştirel bir sağlaması. Bu yüzden yazının konusu Mank üzerinden filmin asıl derdine değinmek olacak, bunun için de 1930’lu yıllarda temelleri atılan Hollywood sistemi ve bunun politik tarafları büyük bir önem arz ediyor. Mank doğal olarak pastiş bir eser, bu da bizi film noir’e sürükleyecek, filmin geçtiği tarihlerin yakın bir tarihinde ise kara liste dönemiyle karşılaşacağız.

1930’lar Amerikan kamuoyunda ve spesifik olarak Amerikan siyasetinde, Sovyetler paranoyasının, Komünizm korkusunun ortaya çıktığı ve yükseldiği zamanlardı. Sinemanın kitle kültürü üzerine etkileri çıkarımlarının yapıldığı dönemde de, Amerika’ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi’nin ilk dönemlerdeki baskıları hissediliyordu, ki bu baskı 40’ların sonunda Kara Liste ve “Hollywood Onlusu”[1] olaylarını doğuracaktı. Mank, bu bakımdan Herman J. Mankiewicz’in kişisel öyküsü ve Citizen Kane hikayesinin hangi sebeplerle ortaya çıktığını gösterse de diğer yanıyla Hollywood’un altın dönemine ve stüdyo sistemini tekrar tartıştıracak bir film olma özelliğini de taşıyor. Bunun dışında ise Once Upon a Time… in Hollywood’la belirli bir zıtlık kuran söylemler de oldu ancak bana kalırsa bu adil bir yaklaşım değil. Çünkü Tarantino’nun filmi politik bir özelliğe sahipse bile meselesi altın dönemi göklere çıkarmak veya yere indirmek değildi. Paralel ve provokatif bir anlatı, yer yer kendini ciddiye almadan ilerleyen bir hikaye, Mank’e dönüp baktığımızda ise altın dönemi mahkum eden, sinema sanatına gerekli alanı vermeyen, iki yüzlü bir dönem olarak ortaya koyuyor. Tarantino’nun filmi, fanatik bir şekilde, sinema ve endüstrinin şu an ki haline isyan edip, nostalji duygularıyla çekilmiş bir film değil. Ki o dönemin Hollywood’u veya Amerikan sineması bu döneme göre çok çok daha politik bir dönem.

Birçok açıdan 30’ların sonundan 60’ların sonuna kadar devam eden dönemde mevcut sistemle çelişkisini ortaya koymuş ve bunun karşısında olan çok fazla anlatı var. Altın dönemin tek başına Amerikancı ve sisteme entegre halde görmek stüdyo sistemi olarak pek tabii mümkün ancak işin film tarafına geldiğimizde, bir sürü engellemelere rağmen ortaya çıkmış politik eserlerle dolu olduğunu unutmamak gerekiyor. Citizen Kane’de bu filmlerden biri, Orson Welles’in o dönem ki kendi dokunulmazlığıyla ve buna rağmen verilen mücadelelerle çekilmiş bir film. James Naremore’un 1940’ların film noir’i için-o dönemin en çok para kazandıran ve izlenen türü- “Bu filmler vahşi kapitalizmin eleştirisi olarak işlev görüyordu.” sözleri de bu konuyu ve dönemin sinemasını anlamak açısından önemli.[2] Bu da haliyle şu zıtlığı ortaya çıkarıyor, Hollywood’un altın dönemi pek tabii ki “Amerikan Yaşamını” kitlelere ve dünyaya özendiren bir noktadan ele alınabilir ama altın dönemin tek temsili bu mudur? Altın çağ bir yandan da politiktir CIA, FBI, kapitalist şirketlerin karşısında onları mahkum eden filmler çekmiştir ancak post modern anlatı bu dönemi tek başına ve salt olarak mutlu ve Amerikancı bir dönem olarak ele alır sonra da bunu, bunun üzerinden eleştirir. Gerçekler ise bunun karşısında bir yerde durmaya devam ediyor. Fincher’ın filminde de “doğru” görünen şey bu, o yüzden filmin sinemayı değil sistemi mahkum ettiğini söylemek gerek. Mankiewicz’in bir yazar olarak yaşamak zorunda kaldığı habitatın ve bu habitatın onun nasıl yaşamını sömürdüğünü gösteriyor. Mankiewicz’in taraf seçmeye ve sonunda sistemin göbeğinden kopmasına kadar giden sürecini işleyen Upton Sinclair ve seçim bölümü ise kapitalizmin hem kitleleri hem de sinemayı ve sinemacı üzerine etkileri üzerinden okumak için önemli. Kapitalizm doğduğu günden bu yana şekil değiştirse de, yapı ve birey üzerindeki yıkıcı etkileri çoğu zaman aynı olarak kalıyor. Bunu Louis Mayer’in eylemleri üzerinden bakarsak; yeri geldiğinde gizli, yeri geldiğinde açıktan ve filmde Mankiewicz’i tüketen süreç kapitalizmin ruhudur. Upton Sinclair’ı politik olarak, Mankiewicz’i yaşamsal olarak tüketen şey kapitalizmin ruhudur, Mank filminin bize söylediği budur. Sözünü aktarma kısmında büyük bir başarı sağladığını söyleyemem, içerisinde hatalar olsa da Fincher’ın filminin söylemekte olduğu şey budur. Birçok kamuoyunun bu filmden beklentisi tabii ki bu değildi, Fincher’ın bu seçimi oldukça da şaşırtıcı aslında ve bu yüzden filmin belirli anlarında kendi suların yüzmediğini anlayabiliyorsunuz. Teknik olarak kendi tarzının dışına çıkmak onu zorlasa da, metin belki ilk defa bu kadar politik ve net. İnsanlar bu hikayeyi bireysel olarak algılayacaktır sadece stüdyo sistemi üzerinden okuyacaktır ancak şunu tekrar söylemek istiyorum, stüdyonun sistemi; aileyiz adına maaşların kesilmesi, senaryo yazarlarından beklenen itaat ve tüm bunların birey üzerine etkileri, bu yıkım ve tükenişin sebebi kapitalizmin ruhudur. Kara liste ile birlikte gelen yenilgi, dönemin işbirlikçilerinin ve sistemin kısa galibiyeti ve sevincinin ardından, bu yenilgi film gris[3] dönemini beraberinde getirir, sinemanın direnme kapasitesinin sonu olmadığını ve toplumsallığını anlamak açısından önemli. Bu yüzden Mank, tek başına Mankiewicz’le ilgili bir film değil, sunduğu portre bu yıkıcı ilişkiler bütününün birey ve toplumsal etkisi üzerine. Düz bir biyografi yerine filmdeki birçok imgeyle beraber Fincher bu tartışmayı bize açıyor, Trump döneminden sonra Amerikan toplumunun, özellikle de Demokrat seçmenlerin isteklerinin gittiği yönleri görüyoruz, sinema endüstrisinin de sadece son 5 yıl özelinde bile, geçirdiği değişim ve toplumla beraber kurduğu etkileşim bu açıdan çok önemli. Açılan bu tartışma alanları; sisteme, kimlik mücadelelerini irdelemeye ve değişim için entelektüel bir alan yaratmaya devam ediyor. Pratiğin radikalleşmesi, sinemayı da hala sistemin içinde olsa da altın dönem gibi radikalleştiriyor. Mank belki Fincher’ın en iyi filmi değil, onun eşsiz teknik ve kurgu dehasını bize göstermiyor ve o deneyimden mahrum kalıyoruz ancak zamanın ruhunu geçmiş, bugün ve gelecek açısından bir şekilde yakalamayı başarıyor. 2020’nin derinleştirdiği bütün sorunlar hayatımızı daha da zorlaştırsa da hem sinemada hem gerçek hayatta, sistemi hiç değilse adil bir hale getirme adına büyük önem taşıyor. Mank’de buna bir şekilde katkı sağlıyor.

[1] 1947’de FBI tarafından Amerika Komünist Partisi’ne üye olmakla suçlanan ve Hollywood tarafından boykot edilen yönetmen ve senaristlerin listesi.

[2] Conrad, M. T. (Ed.) (2007). The Philosophy of Neo-Noir. Kentucky: The University Press of Kentucky.

[3] Film gris, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan boşlukta çekilen iktidar ve kapitalizm karşıtlığı üzerine kurulan noir filmlerin, Kara Liste  dönemi sonrası “Hollywood Onlusuna”  sahip çıkılmamasına tepki olarak, bireyden topluma dönen bir öfkeyle daha sert yapımların, 1947-1951 yıllarında yoğunlukla çekildiği, suç kavramı üzerinden iktidar ve sistem karşıtlığının FBI ve devletten gizlendiği dönem.

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 7.8

Anıl Boydağ Ankara’da yaşayan, Sosyal Antropoloji mezunu sayılacak bir bireyim. Sinema olmadan bir hayat, tahayyül edemeyecek noktaya ne zaman geldim bilmiyorum, zamanla yazmaya da başladım.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir