Ana Sayfa Bir Kadın Bir Auteur Sofia Coppola Sineması: Narin, Sessiz ve Soğukkanlı

Sofia Coppola Sineması: Narin, Sessiz ve Soğukkanlı

Sofia Coppola Sineması: Narin, Sessiz ve Soğukkanlı
0

“İzleyerek iyi bir yönetmen olabilirsin ama gözlemlemeden mükemmel bir yönetmen olamazsın.”

Francis Ford Coppola‘nın film setlerinde geçen bir çocukluk, parklar yerine cep sinemalarında kurulan oyunlar ve çizgi filmler yerine izlenen film çekimleri… Sofia Coppola‘nın doğduğu dünya göz önüne alındığında bir yönetmen olmak onun için yazılmış bir son gibi duruyor. 1972’de The Godfather‘ın baptizm sahnesinde, Francis Ford Coppola’nın yeni doğmuş bir bebek aramasına hiç ihtiyaç bırakmadan babasının kült bir filminde yer alarak yaşına bastığı anda film dünyasına da adımını atıyor. Her ne kadar tüm eleştirilerden kaçıp modaya sığınmaya çalışsa da sinema dünyasındaki güçlü soy ağacından ötürü köklerinden kopamıyor.

The Godfather III’te sergilediği oyunculuktan dolayı oldukça sert eleştirilere göğüs germeye çalışan Coppola, babasının gölgesinden sıyrılan ve kendi cesur dünyasını sinemaya aktarmaya çalışan bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor. Böylelikle kadınlar için acımasız sektörlerden biri olan sinema sektöründe kendi eşsiz gölgesini oluşturuyor.

İnsan her ne kadar çabalasa da köklerinden kopamaz. Özellikle Coppola ailesi gibi güçlü köklerden… Bu yüzden Sofia, içinde dünyaya anlatmak istediği hikayeler biriktirdikçe yaptığı kısa filmlerle yavaş yavaş sinema sektörüne adım atıyor. Ardından Jeffry Eugenides’ın aynı adlı romanından uyarlayarak senaryosunu kendisinin yazdığı “Virgin Suicides” ile tüm perdeleri tamamen kaldırarak yalnızca kendi ismiyle bu dünyadaki doğuşunu tamamlıyor.

2003 yılında ikinci uzun metraj filmi olan Lost in Translation‘da iş sebebiyle bir şekilde Tokyo’ya gelmiş fakat diline ve kültürüne tamamen yabancı oldukları bu yerde küçük bir iletişim için kıvranan Amerikalı Bob ve Charlotte’ın tanışma hikâyelerini anlatıyor. Coppola bu film ile en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterilen ilk Amerikalı kadın yönetmen oluyor. Filmin senaryosunu yazarken, Japonya’da kendi yaşadıklarından ve hissettiklerinden yola çıkarak oluşturduğu, varlıklı ama kendini bulmaya çalışan bir kız hakkındaki hikayeyi hiç kimsenin  duymak istemeyeceğini düşünürken, anlattıkları sayesinde en iyi senaryo dalında Oscar ile buluşma şansını elde ediyor. Bu da bize, kişisel düşüncelerimizin, hissetiklerimizin aslında ne kadar da evrensel olduğunu gösteriyor.

Lost in Translation da Bob karakterine hayat veren Bill Murray, Sofia Coppola‘yı narin, sessiz ve tatlı ama aynı zamanda çelikten yapılma ve soğukkanlı olarak tanımlıyor. Bu kavramlar yönetmenin her bir portresinde ve duruşunda hissettiklerimizi tam anlamıyla açıklıyor ve Coppola’nın aslında kendini filmlere yansıttığını fark ediyoruz. Çizdiği pastel dünya onun narin ve tatlı yanını gösterirken anlattığı hikaye soğukkanlı ve çelik gibi feminen karakterini gözler önüne seriyor.

2006 yılında üçüncü filmi için tekrar kamera arkasındaki vazgeçilemez yerini alıyor ve Fransa’nın ikonik kraliçesi Marie Antoinette‘in hikâyesini anlatmaya başlıyor. Kamera karşısında ise, “Virgin Suicides”ta da birlikte çalıştıkları Kirsten Dunst Sofia’ya eşlik ediyor. Versailles Sarayı’nda yapılan çekimlerle film, yönetmenin en yüksek bütçeli filmi olarak biyografisindeki yerini alıyor. 2010’da Somewhere, 2013’te ise The Bling Ring ile bu biyografiyi zenginleştirmeye devam ediyor.


Don Siegel tarafından 1971’de beyaz perdeye uyarlanan, Clint Eastwood ve Geraldine Page‘in başrollerinde yer aldığı The Beguiled‘i 2017 yılında tekrar beyaz perde ile buluşturuyor ve Cannes’da en son 1961 yılında bir kadına (Sovyet yönetmen Yuliya Solntseva‘ya) verilen en iyi yönetmen ödülünü elde ediyor. Hiçbir zaman bir filmi tekrardan çekeceğini düşünmezken, The Beguiled‘in Virgin Suicides‘ın karanlık diğer yarısı, daha olgun bir versiyonu olarak görmesinden ve birbirini tamamladığını düşündüğü bu iki hikayeyi beyaz perde de buluşturma dürtüsüne engel olamamasından ötürü Thomas Cullinan‘ın romanından uyarlanan bu hikâyeyi bir de onun dokunuşlarıyla izleme şansı elde ediyoruz.

Sofia Coppola’nın bakışlarındaki dinginlik, anlayış işinde de var olduğu için daha önce çalıştığı oyuncular onun hikayelerine hayat vermek adına tekrar tekrar ona dönüyor. Somewhere‘de (2010) izlediğimiz Elle Fanning, Alicia olarak The Beguiled’te tekrar karşımıza çıkarken, Kirsten Dunst, Edwina karakteriyle üçüncü kez Coppola’nın karşısındaki yerini alıyor.

Yeni yaşına girdiği bu günlerde, 20 yıllık sinema hayatına 6 eşsiz incelikte film katan Sofia, henüz yapım aşamasında olan “On The Rocks” filmininin haberini almak ve aynı zamanda, kendisine Oscar kazandıran “Lost in Translation” filminde beraber çalıştıkları Bill Murray‘i tekrar başrol oyuncularından biri olarak duymak Sofia’nın dünyasına adım atmak için izleyiciyi heyecanlı bir bekleyiş içerisine sokuyor.

Yönetmen olarak yalnızca oyuncuları değil belki de tüm insanları anlayabildiği için soy isminin gücünden bağımsız sadece kadın olarak film endüstrisinde güçlü bir yer ediniyor.

Öznur Singin 90 yılında dünyaya gelme ayrıcalığını elde edenlerdenim. Okumayı “Deniz Kızı” masalı ile söktükten sonra sevmeye “Çocuk Kalbi” ile başladım. Filmlerin büyülü, farklı boyuttaki dünyasına adım atmam, aynı zamanda ilk defa sinema salonuyla da tanışmamı sağlayan “Leydi ve Sokak Köpeği” oldu. Şimdi ise Biyomühendislik lisansımı tamamladıktan sonra okumalara doyamadığım için devam ettiğim yüksek lisansın yanı sıra film yazıları yazıyorum ve sevgili yazar arkadaşlarım iyi ki beni aralarına almışlar diyorum. Charlie Chaplin demiş ki “Bir filmi herkes anlayabilir, sinema herkes içindir”. O zaman izleyelim, izlettirelim ve sonra da yazalım. Çünkü yazmasaydık deli olacaktık.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir