Ana Sayfa Bir Kadın Bir Auteur Tamara Jenkins Sineması: Sahici Dertleri Olan Orta Sınıf Aileler ve Sıkıntılarla Başa Çıkma Yöntemleri

Tamara Jenkins Sineması: Sahici Dertleri Olan Orta Sınıf Aileler ve Sıkıntılarla Başa Çıkma Yöntemleri

Tamara Jenkins Sineması: Sahici Dertleri Olan Orta Sınıf Aileler ve Sıkıntılarla Başa Çıkma Yöntemleri
0
1962 doğumlu ABD’li kadın yönetmen ve senarist Tamara Jenkins, 20 yıllık yönetmenlik kariyerinde üç filme imza attı. Son filmi, 2018 yapımı Private Life ile otoritelerin beğenisini kazanan Jenkins, akıcı ve duru anlatımıyla izleyicilerin aklında yer ediniyor. Sinemasında aile içi konulara dramatik ögeler katarak izleyiciye sunan Jenkins, aile draması türünde izleyicilere zarif bir izlence vadediyor. Şimdiye kadar yaptığı üç filmin aynı zamanda senaryo yazımını da üstlenen yönetmen, özellikle bir hikâyeyi ve fikri, anlatıya dönüştürme konusunda otoritelerden takdir topluyor. 2008 yılında, The Savages filmi ile En İyi Orijinal Senaryo dalında Akademi Ödülleri’ne aday olan Jenkins, ödülü kazanamasa da sinema izleyicilerinin aklında kalmayı başarmıştı. Bu filmden tam 11 yıl sonra çektiği Private Life filmi ile de beklentileri karşıladı. Hayatında zaman zaman zor dönemler geçiren, bunları filmlerinde işlemekten çekinmeyen bir yönetmen olan Jenkins, filmlerine kadın bakış açısını çok güzel yansıtmayı başarıyor. Bunu yaparken de hikâyesini manifesto kıvamına getirmeden ve sadelikle yapmak istiyor. İlk filmi Slums of Beverly Hills’in açılışında yer alan ve Tolstoy’un Anna Karenina romanından alıntılanan bir söz Jenkins’in filmlerinin çıkış noktasını temsil ediyor. “Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” 

Slums of Beverly Hills’i 1998 yılında çeken Jenkins bu filmde, 70’lerde yaşayan, alt/orta sınıfa mensup bir genç kızın aile ilişkilerine odaklanmıştı. İkinci filmi The Savages’ı çekmek için tam 9 yıl bekleyen Jenkins, 2007 yılında bu filmiyle izleyicilerin karşısına çıkmıştı. Filmde, Alzheimer hastası bir babanın, onun bakımını üstlenmiş ve senelerdir görüşmediği iki çocuğu ile arasındaki trajik ve kimi zaman garip ilişkiye odaklanır. Bu ilişkiyi de kamerasıyla “olduğu gibi” kayda alır. Bundan 11 sene sonra, yani 2018 yılına gelindiğinde, üçüncü filmi Private Life ile karşımıza çıkan yönetmen, çocuk sahibi olmaya çalışan Rachel ve Richard’ın yine “aile içi” hikâyesine odaklanır.


İlk filmine alt/orta sınıfa mensup bir genç kızın hikâyesi ile başlayan Jenkins, ikinci filmi The Savages’da kısmen orta sınıfın üst katmanlarını zorlamaya çalışan iki kardeşe ve babalarına temsiliyet vermişti. Bu filmdeki başrol oyuncusu Philip Seymour Hoffman, drama alanında çalışan bir akademisyen olan Jon Savage’ı canlandırmıştı. Bir diğer başrol oyuncusu Laura Linney, masa başı bir işi ve sabit maaşı olmasına karşın işinden memnun olmayan, yazdığı tiyatro oyunlarını geliştirmek için destek kuruluşlarına finansal destek başvuruları yapan ve beyaz yakalı olmaktan kurtulmaya çalışan bir kadın olan Wendy Savage’ı canlandırmıştı. Yani, Jenkins’in ilk filmde işlediği, büyümek zorunda olan ve kısmen alt ekonomik sınıf mensubu olan bir genç kızın hikâyesi, ikinci filmde, yaş olarak daha büyük, kısmen ekonomik özgürlüklerini kazanmış ve ebeveyn bakımı üstlenecek seviyeye gelmiş genç insanların hikâyelerine dönüşüyor. Üçüncü ve son filmi Private Life’ta ise artık, ebeveynleriyle bağını koparmış ve kendileri ebeveyn olmak isteyen ve olamayan iki insanın, çocuk sahibi olma girişimleri anlatılmıştı. İkinci filmine göre daha olgun, işlerini oturtmuş, belli bir gelir düzeyini tutturmuş ve artık çocuk sahibi olmak isteyen bir aile, son filme konu edilmişti. Tamara Jenkins ve senarist eşi Jim Taylor’un tıpkı Private Life filmindeki gibi biyolojik olarak çocuk sahibi olmakta problemler yaşadıkları ve tıpkı filmdeki gibi hormon iğneleri ve bir takım tedaviler denediklerini Jenkins’in verdiği röportajlardan biliniyordu.

Tamara Jenkins, filmleri arasında geçen yaklaşık onar yıllık süreçler içerisinde başından geçenleri beyaz perdeye aktardı ve aslında kendi hayatına ışık tuttu. Bu varsayım zaten, filmleri izleyen ve yönetmen üzerine biraz araştırma yapan herkesin şu veya bu şekilde aklından geçebilecek bir varsayım. Burada ilginç olan, ana karakterlerin hem yaşlarının, hem yaşantılarının, hem de ekonomik olgunluklarının sırasıyla “büyümesi”. Eğer Jenkins filmlerine bir kronolojik sıra atfedersek ve bu çizgi üzerinden onun sinemasını okumaya çalışırsak, bir sonraki filminin belki çocuklarını evlendiren, yavaş yavaş yaşlanan, hastalıklarla veya orta yaş sendromlarıyla baş etmeye çalışan, kısmen yaşlı bir çiftin hikâyesi olabileceği varsayımını yapmak bizi 10 yıl sonrası için doğru sonuca ulaştırabilir.

 
Son iki filmindeki karakterlerin ortak özellikleri de bir şekilde küçük burjuvaziye angaje olmuş, bir sanatsal veya akademik üretim faaliyeti içerisinde olmaları. Bu da, kendi hayatını olabildiğince anlatmaya çalışan ve neredeyse kendi hayatı dışına çıkmamış veya çıkamamış bir yönetmen olduğu varsayımını az da olsa güçlendiriyor.

Özellikle The Savages ve Private Life filmleri hatasız ve başarılı senaryolara sahip, izlenmeye değer filmler olarak göze çarpıyor. Ama, Jenkins filmografisi kendisine dışarıdan bir gözlem veya yeterli katkı sağlamadığı için bazı problemler içeriyor. Bu iki filmde de sanki, Jenkins’in yaşadıklarına veya yaşamış olabileceği olaylara dışarıdan bir göz olarak tanık oluyoruz. Bu iki film de, kendisini yeniden üreten, yıkıp tekrar inşa eden veya yaşanan bir olaya kendi içinde farklı bir pencere açan filmler değiller. İki filmde de yer alan çok iyi oyuncular var. The Savages’da Philip Seymour Hoffman ve Laura Linney, Private Life’ta ise Paul Giamatti ve Kathryn Hahn mükemmel oyunculuklar sergiliyor. Bu performanslar da filmleri sanatsal anlamda belli bir seviyenin üstünde tutmaya zaten fazlasıyla yetiyor.

Anlatılan hikâyeler de herkes tarafından rahat rahat anlaşılabileceği ve iki filmde de seyircinin çözmesi gereken bir etik problem olduğu için, (The Savages’ta hasta babanın huzurevine götürülmesi, Private Life’ta genç yeğenlerinden yumurta donörü olmasının istenmesi) seyirciyle filmin bağlantı kurması kolay oluyor.


Noah Baumbach’ın The Meyerowitz Stories (2017) filminde klasik bir aile draması hikâyesini filme uygulaması, buna rağmen yeniden üretmeye çalıştığı, başarılı olan sinematografi, anlatı derinliği, kendisine kattığı hafif esprili tonu bu filmi farklılaştırıyor. Jenkins, filmlerinde bunu uyguluyor olsa bile, yönetmenin kendi hikâyelerinden bu kadar fazla beslenmesi bir noktada anlatıyı kendi içine sıkıştırıyor.  Ayrıca, aile draması türünde çekilmiş iyi veya kötü çok sayıda film var. Kesinlikle Tamara Jenkins’in son iki filmi bu türün başarılı örneklerinden. Ama bu kadar fazla uygulamaya konmuş bir formülü kendi içinde bir miktar farklılaştırmak ve benzerlerinden ayrıştırabilmek için türün içinde yeni teknikler veya formüller geliştirerek farklılaşmak gerekiyor. Jennifer Kent’in The Babadook filmini yorumlarken klasik korku türüne yüklediği anlam ve ortaya çıkardığı görsel ve yapısal formül buna güzel bir örnek gösterilebilir. 

Sonuç olarak Tamara Jenkins, ortaya koyduğu başarılı örneklerle aile draması çeken, bu türde film yapan yönetmenler arasında senaryo ve film iskeleti oluşturmakta özel bir konuma sahip. Bununla birlikte, hem kendi içinde farklılaşıp, yeni bir bakış oluşturması (bu bakış, anlatılan karakterlerin sosyal ve ekonomik sınıflarını tamamen alt veya üst  doğrultuda değiştirmekten tutun, işin içine farklı türden ögeler katmak bile olabilir) hem de teknik olarak ortalama benzerlerinin yapamadığını yapması gerekiyor. Tüm bunlara rağmen, anlattığı hikâyelerle hem kendi hayatına dokunan, hem ailelerin ve ailelerin içinde en fazla da kadınların çektiği sıkıntılara ve duygu durumlarına mercek tutan Jenkins saygıyı ve beğeniyi hak eden bir konumda duruyor.
Oğuzhan Biderci 23/İstanbul/öğrenci. Sıradan yaşamının içinde olan sinema ve onun barındırdığı anlamlar. modernite, politika, varlık, etik, sinemanın deşifresi, Wes Anderson, seul contre tous, Yorgos Lanthimos, güneşli pazartesiler ve birtakım başka şeyler. “¿Que dia es hoy?”

Bir Cevap Yazın