Ana Sayfa Yönetmen Sineması The Departed (2006): Köstebek Deliğinde Bir Labirent

The Departed (2006): Köstebek Deliğinde Bir Labirent

The Departed (2006): Köstebek Deliğinde Bir Labirent 9.0
0
“Bazı insanları çevresi yaratır, bazı insanlar çevresini yaratır.”

Güney Boston’da kirli bir dünyaya doğan Billy Costigan kendi çevresini yaratmak uğruna polis teşkilatına katılır. Fakat, büyüdüğü o çevreyi yıkmak uğruna, polis olduktan sonra tekrar bir suçlu olarak o kirli dünyaya doğmak zorunda kalır. Diğer yandan, Boston’da yaşayan İrlandalı mafya lideri Frank Costello, polis teşkilatına sızdıracağı adamı büyütür. Böylece Colin Sullivan da yıllar sonra bir suçlu olarak polis teşkilatında tekrar dünyaya gözlerini açar. Bu noktadan sonra mafya dünyasının içerisindeki polis Costigan ile polis teşkilatında hızlı adımlarla tepeye tırmanan suçlu Sullivan arasında yarış başlar. İki köstebekten birinin ifşa olmamak için hızlı davranıp tetiğe basması gerekmektedir. Birbirlerinin kuyruğunu yakalamaya çalıştıkları bu kovalamacada Sullivan’ın zamanı azalırken Costigan’ın da sabrı artık tükenmek üzeredir.

Andrew Lau ve Alan Mak’ın ortak Hong Kong yapımını izlemeden sadece senaryoyu okuyan William Monahan, Costigan’ın ait olmadığı dünyadaki psikolojik mücadelesini, polis teşkilatında yükselen bir yıldız olmasına rağmen parlamaktan korkan Sullivan’ın ise çabasını, yaşlı şeytan Costello’nun zekice kurguladığı kötülüğünü yazdığı tiradlar ve diyaloglarla eserinde adeta somutlaştırmıştır. Yarattığı suç dünyası aslında bir labirenttir. Costigan’ı ve Sullivan’ı bu labirente iki farklı noktadan sokar. Kendi çıkış noktalarını bulmaya çalıştıkları bu bulmacada ikisine de yol gösterici atayan Monahan, aynı zamanda bu iki polise her köşede yeni bir çıkmaz hazırlar. Captain Queenan olarak izlediğimiz Martin Sheen, Costigan’ın rehberi iken, dahi kötü Frank Costello rolünü devleştiren Jack Nicholson her köşede Costigan’ı bekleyen canavar  olarak Monahan’ın hikâyesindeki unutulmaz karakterler olmuşlardır. Fakat Monahan, bu rehber ve canavar karakterlerini mükemmel bir simetriye oturtarak Sullivan’ın mücadelesindeki rollerini değiştirir. Labirentin göbeğineyse kendi dünyalarına açılacak kapıyı yerleştirir ve bizlere temposu yüksek bir hikâye sunar.


Costigan’ı canlandıran Leonardo DiCaprio ve Sullivan rolüne bürünen Matt Damon, bir ipteki birbirinden habersiz iki cambazken tek başlarına dengede kalma çabalarını, oyunculuklarındaki karşılıklı mükemmel dengeyle beyaz perdeye aktarmışlardır. Filmde iki karakter büyük bir yalanı yaşamaktadır. Bu yalanın ortaya çıkma ihtimali köstebek olarak bulundukları çevrede sonlarını getireceği için karakterlerinin yaşadığı korku ve içsel karmaşalarını hiçbir şekilde göremeyiz çünkü göze sokulmamaya çalışan bir gerginlik hâkimdir. Fakat Sullivan ve Costigan bu gerginliği saklamaya çalışırken Damon ve DiCaprio karakterlerinin tüm bu karmaşalarını hissederek oynadıkları için biz de her girdikleri çıkmazda adeta onlarla birlikte derin bir nefes alarak labirentte yolumuzu bulmaya çalışmaktayız. 

DiCaprio ve Damon ipte kalmaya çabalayadursun, ipin iki ucunu da elinde tutan Jack Nicholson, gerçek bir sosyopatmış gibi mafya babası Frank Costello’ya hayat veriyor. Bir yandan eğlenceli bir karakter ortaya çıkartırken diğer yandan her cümlesiyle bizleri de ipteymişiz gibi hissettiriyor. Farklı bir kötü adam çizmesi aklımıza yine unutulmaz karakteri Joker’i getirse de her karakterinde farklı bir kişiliğe bürünen Nicholson, The Departed filminde de izleyicinin kifayetsiz kalmasına neden olacak bir performans sergiliyor. Scorcese ile bu filmde ilk defa çalışan aktör, yönetmenin aslında yalnızca DiCaprio’yla değil, kendisiyle de doğal bir uyum yakalayabileceğini gösteriyor.

 
Tüm bu karakterlerin yanı sıra filmdeki düğümleri açan psikolog rolünde Vera Fermiga’yı izlerken, Costigan’ı sürekli ateşleyerek suç dünyasında kalması için itekleyen Dignam karakterinde Mark Wahlberg’i görüyoruz. Filmde Nicholson’ın dışında güçlü tiradlara sahip olan Wahlberg bunu oyunculuğuyla da birleştirince en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünde Oscar’a aday olma hakkını kazanıyor. Alec Baldwin ise göründüğü kısa sahnelerde tempoyu arttıran bir performansla karşımıza çıkıyor.

Martin Scorsese, aynı zamanda ilk Oscar’ını da aldığı bu filmle bir kez daha suç dünyasına ve orada yaşayıp çürüyen hayatlara dalıyor. Scorsese’nin o dingin fakat sinsice yükselen temposu The Departed’ı da ele geçirmiş durumda. Kendi küçük İtalya’sında büyüyen yönetmen ilgi duyduğu suç dünyasını ve gangster hayatlarını, modern suçu, kendi yarattığı bir günah-kefaret dengesinde inceliyor gibi. Hamlet’in Polonius’unun doğru-yanlış algısını filmlerine aktarmak istermişcesine “Her şeyden önce de kendi kendinle doğru ol. O zaman, gece gündüze varır gibi sen de aldatmaz olursun kimseyi” öğütlerine kulak veriyor. Sullivan ve Costigan karakterlerinde kendi günah-kefaret dengesini kuruyor. Suç ve yolsuzluğu doldurduğu sokaklara tekrardan The Departed filmiyle geri dönen Scorsese, bizi de tüm film boyunca o sokaklarda yürütüp bazen de namlunun ucuna koyuyor ve diyor ki “İnsan kendi yolunu kendi çizer. Kimse sana eliyle vermez. Kendin almak zorundasın.”

Puanlama

9.0

9.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Öznur Singin 90 yılında dünyaya gelme ayrıcalığını elde edenlerdenim. Okumayı “Deniz Kızı” masalı ile söktükten sonra sevmeye “Çocuk Kalbi” ile başladım. Filmlerin büyülü, farklı boyuttaki dünyasına adım atmam, aynı zamanda ilk defa sinema salonuyla da tanışmamı sağlayan “Leydi ve Sokak Köpeği” oldu. Şimdi ise Biyomühendislik lisansımı tamamladıktan sonra okumalara doyamadığım için devam ettiğim yüksek lisansın yanı sıra film yazıları yazıyorum ve sevgili yazar arkadaşlarım iyi ki beni aralarına almışlar diyorum. Charlie Chaplin demiş ki “Bir filmi herkes anlayabilir, sinema herkes içindir”. O zaman izleyelim, izlettirelim ve sonra da yazalım. Çünkü yazmasaydık deli olacaktık.

Bir Cevap Yazın