Ana Sayfa Yönetmen Sineması Mean Streets (1973): Arka Sokaklar

Mean Streets (1973): Arka Sokaklar

Mean Streets (1973): Arka Sokaklar 8.7
0
New York City doğumlu Martin Scorsese, okula başladığında, ailesi ile birlikte, sinemasının kalbi denebilecek, Manhattan’ın “Little Italy” bölgesine taşınır. Aile kökleri Sicilya’nın Palermo bölgesine dayanan yönetmen, astım hastalığı sebebiyle çocukluğunu spor yapamadan, diğer çocuklarla oynayamadan geçirir. Fakat bu hastalık, ailesinin onu sürekli sinemaya götürmesi sebebi ile başka bir tutku geliştirmesine sebep olacaktır.

Scorsese ve Robert De Niro birlikteliğinin ilk dönemini ele aldığımızda, Taxi Driver (1976), Raging Bull (1980) ile birlikte bir üçlemenin ve hatta The King of Comedy (1982) filmini de aralarına aldığımızda bir dörtlemenin ilk filmi olarak bakabiliriz Mean Streets filmine (Yönetmenin, yine De Niro ile çalıştığı, olgunluk dönemi diyebileceğimiz, Goodfellas (1990) ve Casino (1995) gibi daha büyük bütçeli ve temalı filmlerini bu döneminden ayırıyorum). Bu filmlerin ortak noktası, çoğunlukla New York’ta geçmeleri, arka planda ekonomik duraksama ile yıpranmış, çöplükten, pislikten geçilmeyen sokakları ve caddeleri ile bir kenti, ön planda ise bu kentte yaşam savaşı veren göçmenleri, topluma uyum sağlayamayan obsesif, ruh hastası, yalnız karakterleri gözlemlememizdir. Yönetmen, II. Dünya Savaşı sonrası oluşturulmaya çalışılan “Amerikan Rüyası” illüzyonunun tersine bir Amerika portresi çizer ve kahraman anlatılarından, anti-kahraman anlatılarına geçişi temsil eden, 70’lerde Holywood sinemasında önemli bir değişimi başlatan, “Amerikan bağımsız sineması” denince akla gelen John Cassavetes, Francis Ford Coppola gibi yönetmenler ile birlikte anılır. Toplumların, sistemlerin ekonomik krizlerle değişimine benzer şekilde; 1929’daki “Büyük Buhran” ile doğmuş Holywood film “fabrikası”, 70’lerdeki enerji krizi ile önemli bir değişim geçirir. Dünya’da “Mayıs 68′ Olayları” sonrası sanatta ve siyasette ilerici akımlar ortaya çıkar. Vietnam Savaşı ile Amerika’nın kendi gücünü, yetkinlik alanını sorguladığı bir dönemdir aynı zamanda.


Uyarı: Yazının devamı sürprizbozan içermektedir.

Yönetmenin Robert De Niro ile ortaklığının ilk filmi olan yapım, 4 İtalyan kökenli arkadaşın New York sokaklarında hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Sinema seyircilerinin çoğunluğu tarafından varlığından bile haberi olunmayan, izleyenlerin ise büyük filmleri arasında görmediği film, Scorsese’nin “mühim” filmlerinin ilki olarak nitelendirilmeyi hak ediyor. Little Italy bölgesinin, insanlarının, yönetmenin gözlem gücünde vücut bulmuş 4 karakterin kısa tanıtımı ile başlar film: Amcası bir mafya babası olan Katolik Charlie (Harvey Keitel), bar sahibi Tony (David Proval), aralarında işini en çok ciddiye alan Michael (Richard Romanus) ve Johnny Boy (De Niro). Filmde herhangi bir çatışma yoktur, ulaşmak istedikleri pek hedef de yoktur, günü kurtarmaya bakarlar. Birkaç mekândan haraç toplama gibi ufak işler yaparlar. Hippileri ot satma bahanesiyle kandırır, paralarını alıp kaçarlar. Aralarında bir tek Charlie’nin büyük hedefleri vardır, amcası sayesinde restoran sahibi ve önemli bir insan olacaktır. Johnny’nin kuzeni Teresa ise ailesinden sıkılmıştır ve başka bir yere taşınmak istiyordur. Charlie ise sevgilisi Teresa’dan zaman ister. Küçülen Amerika’da, büyümeye çalışan karakterler, pek de arzuladıklarına ulaşamayacaktır.

Mafya filmlerinin ‘prequel’i (öncül, öncesi) sayılabilecek film, özellikle finalinin bağlanışıyla, mafya olamayanların hikâyesine dönüşür. The Godfather ve Goodfellas gibi klasikleri düşündüğümüzde, bu insanların nasıl o mevkilere geldikleri zaman zaman işlense de kaybedenlerin hikâyesine, büyüyemeyerek küçük kalan veya yok olan çetelere değinilmez. Her eline silah alıp haraç toplamaya çalışan gangster, mafya olamaz. Sokak acımasızdır, İtalyan aileler arasında da rekabet vardır. Küçük insanların küçük hatalarına yer olmayan bir dünyadır bu.


Film, sinema tarihinin en özgün kavga sahnelerinden birini içerir. Bilardo masalarının, ıstakaların dahil olduğu karmaşa içinden herkes dayak yiyerek çıkar. Gerçeğe yakın, düzensiz bir kavgadur bu. Polisler gelip grubu ayırdığında, Johnny Boy şapkasının akıbetini sorar. Charlie’nin üzerinden çıkan “tırnak törpüsü”, olayların büyümesine sebebiyet verebileceğinden, haraç almaya gelen ekipten birine “mook” diyerek kavgayı başlatan mekânın sahibi Joey, arkadaş olduklarını söyleyerek polisle anlaşmaya çalışır, onlar rüşvet verir ve iki grup barışırlar. 

Filmin zayıf denebilecek tek hikâyesi, Charlie karakteri ve sevgilisi Teresa ile arasındaki ilişkidir. İşlevsiz değildir, filmin kritik bir sahnesinde, Charlie ile Johnny kavga ederken, Teresa araya girmeye çalışır ve epilepsi krizi geçirir. Charlie ise sevgilisi ile ilgilenmesi gerekirken, onu komşuya emanet eder ve kaçan Charlie’yi kovalar. Burada Scorsese, sonraki filmlerinde de yapacağı gibi erkeklerin dünyasındaki kadınların yerini, yersizliğini(!) anlatır. Filmde karakterin yolunda engel olarak görülebilecek tek çatışma bu ilişkidir ve Charlie’nin amcası Giovanni, “kafadan hasta” olarak gördüğü Teresa ile görüşmesini istemez Charlie’nin.

İlgi çekici bir öyküsü olmayan, banka soygunu, silahlı çatışma gibi zirve anlar yer almayan filmin özelliği, yakaladığı saf sinema hissidir. Finalde  hüzün kaplar, karakterlere üzülürüz ama filmin gücü, karakterler arasındaki uyum, sahici his, eğlenceli diyaloglar, doğal ışık kullanımı, barda içip dağıttıkları uzun gece, spontane gelişen olaylardan gelir. Scorsese’nin kontrolü en az elinde tuttuğu, bazı deneylere kalkıştığı, omuz kamerası kullandığı film, dinî ögeler içerir ve yönetmenin, Charlie karakteri özelinde, günahları ile girdiği hesaplaşmayı konu alır.


Dengesiz, fırlama bir genç delikanlıyı canlandıran Robert De Niro‘nun kariyerinin en iyi üç performansından birini sergilediği (kanımca diğer ikisi Taxi Driver ve The King of Comedy) film, Martin Scorsese‘nin ‘auteur’ sinemasının ilk izlerinin görüldüğü, yenilikçi ögeleriyle öne çıkan bir yapım. ‘Cameo’larına alışık olduğumuz Scorsese, finalde tetikçi rolünde görünür, Johnny’yi vurur ve bir araba kazasına sebep olur. Böylece kendi karakterlerini öldürerek filmini sonlandırır; postmodern bir dokunuş.

Puanlama

8.7

8.7
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Tuncay Uravelli 91 doğumlu. Hiç bitmeyecekmiş gibi duran öğrencilik hayatına Eskişehir’de, yüksek lisans eğitimi ile devam ediyor. Okuyor, yazıyor, dinliyor, anlatmak için yaşıyor.

Bir Cevap Yazın