Ana Sayfa Kırmızı Halı ve Festivaller Filmekimi Filmekimi 2019 The Painted Bird (2019): Şiddetin Büyüttüğü Çocuk

The Painted Bird (2019): Şiddetin Büyüttüğü Çocuk

The Painted Bird (2019): Şiddetin Büyüttüğü Çocuk 7.0
0
Jerzy Kosiński’nin kitabından uyarlanan The Painted Bird filmi, İkinci Dünya Savaşı’nda ailesinden ayrılmak zorunda kalmış Yahudi bir çocuğu konu alıyor. Film, ırkçılığı tüm gücüyle lanetlerken mutlak iyi ve kötü yaratmaya çabalamıyor. Rahatsız edici boyutta bir şiddetin izleyiciyi her saniye hırpaladığı film, sevgisiz ve merhametsiz bir toplumu gözler önüne seriyor. Sanıyorum ki Kosiński’nin anlatmak istediği asıl mesele sadece Nazi Askerlerinin nasıl savaş suçu işlediği değildi. Kosiński kitabında aynı zamanda militarizmin etkin olduğu İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Orta Avrupa taşra halkının toplumsal düzen ve hukuk kurallarını nasıl hiçe saydığını da anlatma gayreti içerisine girmiş. Bu doğrultuda baktığımızda kitabı senaryolaştırıp yöneten Václav Marhoul’un başarılı bir iş çıkardığını söylemek mümkün.

Dikkat, yazının bundan sonraki kısmı sürprizbozan içerir.

The Painted Bird filmini beğenmeme rağmen diyalogların yetersiz olduğunu, duyguların tam yansıtılmadığını düşünüyorum. Yoğun şiddete ve dışlanmışlığa maruz kalan 10’lu yaşlardaki bir çocuğun yaşadığı travmayı tam olarak hissedemedim. Marhoul’un, sadece olay örgüsünü ve çocuğun akıbetini sinema perdesine yansıttığını söylemek tabii ki haksızlık olacaktır. Ancak film boyunca birçok kez arazide yaşamını sürdürmek zorunda kalan çocukta bir türlü tesir etmeyen açlık hissi ve korku duygusu filmi sıradanlaştırdığını söylemek pek de yanlış olmaz. Bununla birlikte diyalogların yok denecek kadar az olması çocuğun yaşadığı sarsıntıları anlamamızı zorlaştırıyor. Filmde çocuğun tepkisel olarak nadiren konuşuyor olması da buna bir etken tabii ki. Dolayısıyla filmi izledikten sonra bir eksiklik olduğunu düşünüp çocuğun kafasından geçenleri merak edip okumak istedim. Kitapta yer alan, çocuğun hissettiği pek çok duygunun filmde kendine yer bulmadığını idrak ettim. Örnek verecek olursak, kitabın başında çocuğun anne-baba özlemi gittikçe yerini güvensizliğe, korkuya ve hayal kırıklığına bırakıyor. Film ise bu duyguları anlatmak için herhangi bir çaba içerisine girmiyor. 


Daha önceden de bahsettiğim gibi filmde mutlak iyi ve kötünün olmaması, filmin en güçlü yönlerinden biri. Biraz açacak olursak, çocuğa merhametle yaklaşan nadir kişilerden olan kuşçu Lekh’in yakaladığı kuşları satması, hatta eğlencesine onları ölüme sürüklemesi buna bir örnek. Kuşçu Lekh’in çocuğa karşı iyi ve merhametli olması onu mutlak iyi yapmıyor. Yönetmen kitaba sadık kalarak Lekh’in olumsuz davranışlarını açıkça gözler önüne seriyor. Ve bunun izleyiciyi hayal kırıklığına uğratacağını bile bile yapıyor. Bunun yanında film sadece Sovyet askerini övüp Nazileri lanetlemiyor. İyi ve kötünün iç içe olduğunu, kötülüğün ve iyiliğin herhangi bir etnik kökenle ilişkilendirilemeyeceğini açıkça gösteriyor. Bana kalırsa filmin en güçlü özelliği buydu. 

“Bazen günler geçer, Ludmilla görünmezdi. O zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi Lekh’in içini. Gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlardan birini seçerdi. Kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. Sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin göz kamaştırıcı parlaklığını verirdi.

Sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. Epey ilerledikten sonra Lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. Boyalı kuş söylenir durur, bağrışma gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. Onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı. Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa, Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayıp yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. Ama Deli Ludmilla gelmezdi bir türlü. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk Lekh, kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasız, benzerlerine teslim ederdi onları. Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört yandan sahtekârın üzerine saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. Yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.”

Kitaptan alıntıladığım bu bölümdeki sembolizm açıkça görülüyor ki aslında Boyalı Kuş, Orta Avrupalı insanlar gibi ten rengine sahip olmayan, esmer olduğu için Yahudi sanılarak itilip kakılan, dövülen, işkence edilen, cinsel saldırıya uğrayan, istismar edilen, henüz ergenliğe girmemiş bir çocuk. Henüz ırkçılık gibi zehirli bir düşüncenin ne olduğundan habersiz bir çocuk. Tıpkı kitapta bahsi geçen kuş gibi kardeşleri tarafından saldırıya uğrayan ancak bunun neden ve niçin olduğunu anlayamayan bir kuş. 


Filmde ana karakterimiz, öylesine şiddete maruz kalıyor ki bir süre sonra giderek duygusuzlaştığını görüyoruz. Filmin başlarında bir sincabın hayatını kurtarmak için mücadele eden, bir atın kırık bacağını iyileştirmek uğruna kendini riske atan o çocuk daha sonra kıskançlıktan hayvan, öfke ve intikamdan insan öldürme noktasına geliyor. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir Orta Avrupa’da hayatta kalmayı başarmış fakat yoğun şiddete maruz kalmış, şiddet görmüş, nefret edilmiş, hor görülmüş Yahudi bir çocuğun ruhsal açıdan hasarlar alması elbette ki beklenen bir şey. Filmde çocuk başlangıçtan sona kadar birtakım değişimler yaşadı ancak değişimlerin iyi şekilde perdeye yansıtıldığını ne yazık ki düşünmüyorum. Öyle zannediyorum ki yönetmen Marhoul, çocukla izleyici arasında bir bağ oluşturmak için gayret göstermemiş. 

The Painted Bird artı ve eksilerinin olduğu, başarılı bir uyarlama filmi. Marhoul, Kosiński’nin eserini gerçeğe en yakın bir şekilde sinemaya aktarmış. Filmdeki atmosfer ve sinematografi oldukça iyiydi. Başta Harvey Keitel, Stellan Skarsgård, Udo Kier ve Barry Pepper olmak üzere tüm yardımcı oyuncular mükemmel bir performans göstermiş. 169 dakika boyunca akıcı bir şekilde ilerleyen, şiddet ve istismar konularını korkusuzca gözler önüne seren The Painted Bird filmini kaçırmamanızı öneririm.

Puanlama

7.0

7.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Ali Rıza Koçak 1995 yılında İstanbul’da doğdum. Sinemaya olan ilgim küçük yaşlardan itibaren başladı. Hayatın sıkıcılığından uzaklaşmak için izlediğim sinema filmleri, bana yeni hayat tecrübeleri kazandırdı. Aslında sinema hep bizle birlikteydi, hayatımızın bir parçasıydı ancak onu bulup keşfetmek biraz zaman istiyordu. Ne mutlu bana ki onu erken keşfedenlerdenim.

Bir Cevap Yazın