Ana Sayfa İnceleme Dostoyevski’nin Prens’i Karşısında; Kurosawa’nın Hakuchi’si ve Wajda’nın Nastazja’sı

Dostoyevski’nin Prens’i Karşısında; Kurosawa’nın Hakuchi’si ve Wajda’nın Nastazja’sı

Dostoyevski’nin Prens’i Karşısında; Kurosawa’nın Hakuchi’si ve Wajda’nın Nastazja’sı
1

“Size neden bir şeyi anlatıp bitirince bir utangaçlık geliyor?” diye sordu Aglaya. 

“Neden oluyor bu?”

* Aglaya İvanovna 

Dostoyevski’nin Budala (İdiot, 1868) romanı, onun eserleri arasında belki de en etkileyici olanıdır. Yüreğini tamamen affetmeye ve sevmeye açmış birinin kendisini sıradan insanların asla fark etmediği ‘an’larda bulması ve bu ‘an’ların aslında Dostoyevski’nin bütün eserlerinin temelini oluşturması, onu belki de sinemaya aktarmak için en uygun roman yazarı yapabilir. Sinema bir zaman sanatıdır. Zaman ve ‘an’lar bizleri kelimelerden çok daha fazla etkiler çünkü içerisinde dile dökülüp de somutlaşmış bir belirleyici keskinlik yoktur. Bu sebeple, Dostoyevski’nin karakterlerinin konuşmalardan sonra yaşadığı anların içindeki değişimleri çok fazladır. Yazar idam affıyla hayatta kalan biridir. Bu travmatik ve kritik karar onun neredeyse bütün eserlerinde gölge gibi gezinir. Ölüme bir an yaklaşmış fakat ani bir karar ile hayata tekrar dönmüş birisi her an ölecek olan bir kişiyi yazması ve bu sebeple de ‘an’ın daha çok kıymetini bilen ve keşfeden birisini kaleme alması belki de onu edebiyat dünyasında eşsiz bir yere getirmiştir. 

Budala’nın başkarakteri Mışkin sanki ilahi kült bir imgenin canlanmış halidir. Acı içindedir ve ruhunun hastalığından duyduğu acılar sonucunda “budalalaşmıştır”. Aslında topluma göre budalalıktır bu. Çünkü onu yaşadığı çevreden ayıran davranışlarına bu sıfatı yakıştıran da toplumdur. Sakin ve sessizce yüreğinden gelen merhamet eşliğinde herkese iyi ve dürüst davranan özellikle de çocuklarla, hastalarla çok iyi anlaşıp günahkârlarla ilgilenen Prens Mışkin’e budala diyen toplum nasıl bir yapıya sahiptir peki? Dürüst olmayan çıkarcı, ikiyüzlü, kötülüğü normalleştiren bir yelpazede türlü türlü kurnazlıklara dalmış ve yüreklerinin derinlerindeki iyi insanı unutan bir toplumdur. Belki de okurun burada düşünmesi gereken en önemli şey, hakiki anlamda “budala”nın ne demek olduğudur?

Romanın ayrıntılı anlatımına filmlerin karşısında yer yer değineceğim. Romanla birlikte analizime iki film eşlik edecek. İlki Akira Kurosawa’nın Hakuchi’si diğeri Andrzej Wajda’nın Nastazja’sı. İki filmin kronolojik sıralamasında Hakuchi (1951) daha öncedir. İki film Budala romanını birbirinden çok farklı şekilde ele almıştır. Zaten isimlerinden de anlaşılacağı üzere, Hakuchi, romanın aslına sadık kalarak ismi budala olarak seçmiştir. Wajda ise, görünürde Mışkin odaklı olan romanın diğer güçlü karakteri olan Nastasya Filipovna’dan ismini almıştır; Nastazja (1994).

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Akira Kurosawa’dan Ingmar Bergman’a Doğum Günü Mektubu

the-idiot-1959

Kısaca romana yorum yaparak değinecek olursak; Prens Lev Nikolayeviç Mişkin sara hastası bir gençtir. Hastalığının etkisiyle dünyanın bütün maddi nimetlerinden, hırsından, kötülüğünden ve dünya arzusundan kendisini sıyırmıştır. Sadece sessizce peygambervari bir havada yaşamaktadır. Hatta bunu bile istediğine dair bir şey ifade etmez çünkü “istemekten” de vazgeçmiş biridir. Yalnızca bir bez çantasına sahip olan hastaneden ayrılan Prens, uzaktan akrabası olan Lizaveta Prokovyevna’yı ve onun General eşini görmek üzere Rusya’ya, Yepançinler’e gitmek için yola çıkar. Trende heybetli, biraz kaba saba biri ile tanışır. Bu kişi onun dünya zıttı yapısında olan Parfen Rogojin’dir. Prens, Yepançinler’e varır. Soyunun son yaşayan akrabaları ile tanışır. Orada Ganya Prens’e Nastasya’nın portresini gösterir. Bu portrede romanın ikinci ve önemli karakteri olan Nastasya Filipovna Barashkova vardır. Onun acılı gözlerinden ve ruhunun sancı içinde oluşundan çok fazla etkilenir. Nastasya, çocukluğundan beri istismar edilen ve güzelliğinden dolayı erkekler tarafından kötü muamele gören biridir. Kendisini kötü ve düşkün bir insan olduğuna o kadar inandırmıştır ki yaşamını daha da kötü yaşamak için daha da yalnızlık içinde olmak için çabalar adeta. Talipleri çok fazladır; Ganya (generalin muhasebecisi), Rogojin ve şimdi de Mışkin’dir. Hepsinin ona olan tutkunluğunu sadece aşk diyerek açıklayamayız. Çünkü Ganya, Nastasya’nın parası için onu istemektedir. Prens’e göre her şeyi bir tutkuya dönüştüren Rogojin ise ona sırılsıklam ve aklı başında olmayacak şekilde delicesine tutkundur. Mışkin ise, onun “günah ve acı” ikileminde kalan ruhunu sevmek, korumak ve onun yüceliğinde saçlarını öpmek istemektedir. Romanda diğer bir güçlü karakter Aglaya Ivanovna Yepançin’dir. Generalin üç kızından biridir. Nastasya’nın tersine güzel ahlakı, zekâyı temsil etmektedir. Mışkin’in yüce bir ruha sahip olduğunu ilk fark edenlerden biridir. Nastasya ile ikisi arasındaki müthiş zıtlık birbirlerinin derinlerinde bir yerde benzerliklerini de göstermektedir aslında. Mışkin yeni tanıdığı bu insanları çok etkiler. Bazen ondan nefret ederler; onun temizliği karşısında kendilerini şiddetli şekilde kötü ve kirli hissettikleri için, bazen de onun konuşmasını daha da devam ettirmesini ve hatta onu görmek isterler sanki kilisede loş ışığın altında kıymetli sözlerin inananları arındırması gibi temizlenmek isterler. Kitabın sonunda, Nastasya öleceğini bilerek Mışkin ile evlenmek üzereyken kiliseden Rogojin ile kaçar. Bunu belki de kendisini layık görmediği Mışkin’i “kirletmemek” için belki de kendisinde keşfettiği iyi ruhu yaşamayı bilmediği için ölüme doğru gider. Mışkin, evlerine ziyarete gittiğinde Rogojin’in bir hançeri Nastasya’nin kalbine sapladığını görür. Bembeyaz bir elbisenin içinde yatakta, başında etrafında her yerinde çiçekler olan Nastasya orada cansızca uzanmaktadır. Romanın karanlığının giderek zirveye çıktığı bu anda, Rogojin ile Mışkin sanki Nastasya’sız ne yapacaklarını bilmemekten korkarcasına birbirlerinin dizleri dibinde karanlıkta yan yana otururlar. Bir örtünün altında sabahlarlar ve ikisi de uyandığında artık akıllarından eser yoktur.

Öncelikle romanı, Akira Kurosawa’nın 1951 yılında “Hakuchi” başlıklı filmiyle inceleyelim. Film, yönetmenin meşhur Rashomon’undan sonra çekiliyor. Kurosawa artık sinemada kendi yolunun nasıl ilerleyeceğini bulmaya yakın, kendi düşün dünyası ile anlatısını harmanlayarak kamerasını tutuyor. Bilhassa da edebiyat eserlerinden esinlenerek derdini anlatıyor (genellikle). Hakuchi siyah beyaz, yönetmenin kendi ülkesinin gerçekliği düzleminde, Japonya’da mekân ve zaman belli etmeden konu ediniliyor. Orijinal kesim 265 dakikaymış fakat daha sonra 166 dakikaya indirilmiş. İşin ilginç yanı, Kurosawa kesilen kısımların kaybolduğunu söylemiş ve nerede olduğu da bilinmemekteymiş. Açıkçası uzun halini seyretmek isterdim. Tarkovski’nin de çok beğendiği Hakuchi maalesef yayınlandığı zaman da pek seyirci çekememiş ve eleştiriler almış. Kurosawa edebiyattan çok fazla beslenmiş. Fakat diğer hiçbir filmi yazılı esere bu kadar birebir bağlı değildir.

the-idiot-1959

The Idıot: Kurosawa’nın Hakuchi’si

Aynı romanda olduğu gibi karakterimiz yola çıkar ve trene biner. Fakat bir farkla, romanda hastaneden ayrılan Mışkin, filmde savaş sonrası esir düşüp idama mahkûm edilmişken ani bir karar ile idamdan kurtulup kasabasına döner. Romanı, filmden ayıran en güçlü ayrım budur. Çünkü idam kararı romanda Mışkin’in dinlediği bir öyküdür ve en tabii Dostoyevski’nin kendi yaşamında önemli bir dönüm noktasıdır. Filmde ise Akira Kurosawa, Japonya’nın II. Çin-Japon Savaşı sonrası toplumun yaşadığı ekonomik ve psikolojik buhranı kullanarak yansıttığı bir durumdur. Rogojin (Kameda) ile tanışır. Kameda, zengin, baskıcı ve diktatör bir babanın oğludur, o esnada sürgünden dönmektedir. Meleke geldiklerinde fotoğrafçının vitrinin de Nastasya (Taeku Nasu)’yu görürler. Bu kısım kitapta farklıdır fakat etkileniş aynıdır. Uzunca süre Mışkin vitrine kadının gözlerine bakar ve bir damla gözyaşı akıtır. Kameda, ölmüş olan babasının bir arkadaşı olan Kayama’nın evine yerleşir. Kayama güzel komşusu Ayako ile evlenmeyi istemektedir ancak savaşın getirdiği yoksulluk onu başka birinin metresi olan Taeko (Nastasya) ile bir evlilik yapmaya zorlamaktadır. Yaşlı bir adam olan Tohata 14 yaşından beri, yani uzun yıllardır Taeko’yu evinde metresi olarak tutmaktadır. Şimdi ise Tohada, Taeko’dan kurtulup toplum içinde tekrar saygın bir mevkî kazanmak istemektedir, bunun için de Taeko’yla evlenmesi karşılığında Kayama’ya çok para vermeye hazırdır. Aslında bu olaya içten içe kahrolan Taeko, Kameda’nın kendisine “sen bu değilsin, kendine bunu yapma, acılar içinde olan ama yüreği tertemiz bir kadınsın” demesiyle evliliği iptal eder Taeko. Bu durum romanda da filmde de katharsis yaşanan noktadır. Konuşmalar hassastır ve durumu değiştiren niteliktedir. Ardından Akama da Taeko’ya kendisiyle evlenmesini kaba şekilde önerir. Bu durumda Taeko, ağzı bozuk ve kaba saba bir adam olan Akama ile o zamana kadar gördüğü en nazik ve anlayışlı adam olan Kameda arasında seçim yapmak zorunda kalır. Uzun soluklu romanda bir onu seçer bir diğerini. Fakat filmde önemli ve güzel bir ayrıntı var bu konu üzerine. Oyunculuğu zaten çok güzel olan Setsuko Hara’nın üzerinde bütün film boyunca sadece siyah, uzun ve her yerini tamamen kapatan bir pelerin vardır. Bu sembolik olarak aslında kendisini herkesten saklamak ve sakınmak isteyen bir kadının iç dünyasını başarılı bir şekilde yansıtmaktadır. Zaten tam Kameda ile evlenecekken Akama ile kaçarak kendisini ölüme bırakmış olur. Filmin akışı romanla hemen hemen aynıdır. Karanlık alanlar, bazen sabit kamera açıları, karla kaplı güzel görüntüler, filmin kesilmişliğinden doğan eksikliği kapamak adına güzel durabiliyor fakat yine de 4 saatlik filmi 2 saate indirmenin etkisi yerini koruyor.

Bunun dışında romanın temelinde ciddi bir inanç yatmaktadır. Herhangi bir dinden ziyade inancın kendisi sarsılmaz şekilde eserde kendisini Prens Mışkin aynası ile gösterir. Fakat filmde gerek Japon geleneksel dininden olsun gerek başka semavi dinden olsun herhangi bir dini sembol yoktur. Bu kısımlarda Kurosawa uyarlama eserlerde yapılması gerekeni yapmış uyarlamada aşırı yoruma kaçmamıştır. Belki de bu husus onu iyi bir filme yakınlaştırmıştır. Kitapta en zirve noktalardan birinde dini anlatı vardır. Prens Mışkin, Rogojin’in evinden çıkarken duvarda bir tablo görür. Tabloda daha yeni çarmıhtan indirilen İsa peygamber vardır. Her yeri perişan ve kan içindedir. Bu sahnenin karşısında “insanın dinden bile çıkabileceğini” söyler Prens Mışkin. Açıkçası Kurusawa’nın bu kutsal ana dokunmaması yerinde bir karardır. Fakat her şeyden evvel, roman karakteri ile gezerken okur, üzerlerinde bir karanlığın olduğunu her satırda hissedebilir. Bu mana derinliğini ve mana karanlığını, sinemanın kendisine has araçlarını kullanarak Kurosawa çok başarılı şekilde kullanmıştır. Siyah beyaz olan film, bilinen renklerin ötesinde, Dostoyevski’nin evreninin rengini yansıtmaktadır.

the-idiot-1959

İkinci “budala” ise Wajda’nın “Nastazja”sı. Film ismini yukarıda da söylediğimiz gibi romandaki diğer en önemli karakter olan Nastasya Filipovna’dan alıyor. 1994 yapım yılı olan filmin en belirgin özelliği, ağırlıklı olarak tiyatro sahnesinde çekilmiş olmasıdır. Aydınlık ve geniş alanın daha fazla kullanıldığı filmde, konuyu romanın sıradan akışının aksi şekilde aktarıyor. Filmde romandaki karakter olduğu gibi isimlerini almıştır. Filmin, Nastasya ile Mışkin’in düğün merasimi olacağı sırada Nastasya’nın  Rogojin ile kaçmasıyla başlıyor. Bu, romanda hayli sonlara doğru yaşanan bir olaydır. Wajda bu olayı başlangıcı yaparak ardından seyirciyi tiyatro perdesinin önüne taşıyor. Perdenin diğer tarafında ise Rogojin tarafından öldürülmüş olan Nastasya Filipovna gelinlikleri ile yatakta yatmaktadır. Yarı karanlık sahneye Prens Mışkin gelir ve film işleyişinin ilginç sarmalı başlar. İlginçtir çünkü tüm roman boyunca Rogojin ve Prens Mışkin konuşmaları adeta “canlandırılır”, üstelik zaman zaman abartılı teatral oyunculukla. Filmin tiyatro sahnesinde çekiliyor oluşu, oyuncuların da teatral oyunculuğunu sanki etkiliyor gibi görünmektedir. Tiyatronun en önemli işi kelimeleri daha çok kullanarak anlatıyı seçmesidir. Örneğin burası karanlıktır, şurası şöyledir ifadeleri önemlidir, çünkü biz karanlığın içinde olduğumuzu bilerek izlemeye başlarız. Fakat sinemada karanlığı bizatihi yaşayabiliriz. Dostoyevski’nin eserinin karanlığını bu sebeple karşılaştırıldığında en iyi Kurosawa anlatmıştır. Wajda’da olay akışı sarmal halde devam eder. Bir anda Mışkin beyaz büyük bir pelerini alıp, küpe takarak Rogojin’in karşısına Nastasya olarak çıkar ve romandaki kimi diyalogları “canlandırırlar”. Daha sonra Mışkin küpeyi ve pelerini sıyırıp, Rogojin’le olan diyaloğuna devam eder. Aslında bu kısmı, iç içe geçen ruh hali olarak tanımlayabiliriz. Mışkin, hakkında hiçbir şey bilmediği Nastasya’nın fotoğrafını gördüğü anda onun hakkında bilinebilecek en hakiki şeyi sezdi. Onun acı içinde olan tertemiz bir insan olduğunu. Üstelik konu akışında ilk karşılaşmalarında Mışkin onun güzelliğinden ziyade ruhunun derinliklerini gördüğünü ve gördüğünü de yeksiz şüphesiz inanarak söylemiştir. Mışkin’in ilahi iyiliği Nastasya’ya ayna olmuş olabilir mi? Bazı ruhlar birbirlerini ezelden tanır der doğulu bir şair. Bu da öylesi bir tanışma hali olabilir mi? Bu ruhların tanışıklığını Wajda zaman zaman pelerin ve küpe yardımıyla Nastasya’nın yerine geçen ve konuşan Mışkin ile aktarmak istemiş olabilir. Bu değişim görünürde zaten akla ilk olarak teatral etkiyi getirmektedir. Filmde bu kısımda sinema artalanda kalmıştır. Geriye doğru ya da spiral hatta karmaşık şekilde anlatımı seçen yönetmen, Kurosawa’dan farklı olarak romanın alt metninde önemli bir yapı taşını oluşturan dine yer vermiştir. Zaten kameranın açıldığı ilk görüşümüzde bir kilise ve tınıda da bir ilahi vardır. Roman-Mışkin’in peygambervari hali ile Rogojinlerde gördüğü çarmıhtan yeni indirilmiş İsa portresi, bu filmde daha sık gösterilir. Tablo köşede üzerinde eski bir kumaş parçası ile yarı kapalı halde durmaktadır. Mışkin zaman zaman ona doğru bakıp, acıyı hissettiğini dile getirmektedir. Yine teatral olan bu sahne, kitabın zirvesini oluşturacak kadar güçlü olan o ‘an’ı, aktarabilmekte maalesef bir iki basamak geride kalmıştır. Romanda şu diyalog vurucudur:

Rogojin, “bu tabloyu seyretmeyi severim” diye mırıldandı.

Prens birden aklına gelmiş gibi, “bu tabloyu mu? Ama bu tablo insana inancını kaybettirir” diye bağırdı.

Rogojin çabucak doğruladı: “zaten kayboluyor.” (Can Yayın/2020. s. 278)

Aynı şekilde filmde de bu diyalog geçer. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kurosawa’nın filminin en güçlü yanı bu sahneyi filminde kullanmamasıdır. Çünkü bunun için verilmek istenen iman hassaslığının aktarım alanının zemini oldukça kaygan olabilir. Çünkü Zeynep Sayın’ın da anlattıklarına göre bu tür imgelerin kullanımında aşırıya kaçmak, “imgenin pornografisini” doğurabilir ve görsel her araç bu duruma en çabuk çanak tutan alandır.

the-idiot-1959

Dostoyevski’nin romanına en çok yakışanı, ruhunun en azından bir kısmını görebilmek için perdeyi doğru yerden kaldıran Kurosawa’dır. Deleuze “Hareket ve İmge”de bu düşüncemi tam on ikiden vuran bir şekilde izah etmiştir: “Eğer Kurosawa’nın Dostoyevski’yle bir yakınlığı varsa, tam olarak şu noktayla ilgilidir: Dostoyevski’de durumun aciliyeti, ne kadar büyük olursa olsun, öncelikle daha da ivedi olan sorunun ne olduğunu bulmak isteyen kahraman tarafından kasıtlı olarak görmezden gelinir” (Deleuze, s.245).  Deleuze’ün bu ifadesine Budala özelinde örnek verecek olursak; kahramanın Rusya’ya Yepançinler’e gitmesinin asıl sebebi kendisine kalan mirası almaktır. Fakat romanda bu miras dışında, yaşamını idame ettirecek maddi kaynak dışında her şey, özellikle günahkârlar, sorunlu ilişkiler daha önemlidir Prens için. Hakuchi filminde de aynı kitapta olduğu gibi miras olayı vardır ama pek ilgilenilmez hatta çok alakasız bir zamanda başka biri tarafından Prens’in zengin olduğu dile getirilir ve konu öyle de kalır. Nastaszja da ise bu durum konu edilmez.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Pickpocket (1959): Suç ve Ceza

Romanı okumak en tabii okuru her karakterin ruhuna direkt yaklaştırır. Fakat sinemanın da kendisine ait olan o önemli araçları, zamanı anlarla bezeyip kullanışı da izleyiciye bu yakınlaşma fırsatını sunmaktadır. Böylesi önemli romanların uyarlaması sayesinde biz izleyiciler, sinemanın nasıl olması gerektiği hususunda iyi bir deneyin içinde olmuş da oluyoruz. Güçlü bir romanın karşısında güçlü yönetmenlerin kameralarının duruşunu izlemek keyif verici. Sözü yorumlarına kısmen katılsam da Stefan Zweig’ın görüşü ile bitirmek isterim: “Kahramanlarının her biri, bir kuyunun derinliklerine inercesine bizi, insanlığın şeytani uçurumlarına doğru götürmekte, düşüncesinin en ufak bir kanat çırpması ise Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmektedir” (Zweig, 2011, s. 106). Hatta Dostoyevski’de asıl etkileyici olan Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmesi değil, yükselebilme halidir.

 

Kaynaklar

Deleuze, G. (2004). Sinema I: Hareket ve İmge (çev: Soner Özdemir). İstanbul: Norgunk Yayıncılık.

Dostoyevski, F. (2020). Budala (çev: Nihal Yalaza Taluy). İstanbul: Can Yayınları.

Sayın Z. (2013). İmgenin Pornografisi. İstanbul: Metis Yayınları. 

Zweig, S. (2011). Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski (çev: Ayda Yörükan). İstanbul: Doğu Batı Yayınları.

 

Sedef Açıkgöz 'Germanistik deryasında Tarkovski karakteri gibi elimde mum ile 'Işık'ın peşindeyim'

Yorum(1)

Funda Kızıler Emer için bir cevap yazın Cevabı iptal et